21 Aralık 2009 Pazartesi

More News from Nowhere #9

- Çocuklar iki haftadır yazı yazmamışız, konu eksiğimiz var, hemen başlayalım...


- Ne zamandır eve de uğramıyorum okulun yoğunluğundan, bugün hazır bir kaçamak yapmışken birkaç güzel maç izlemek istedi deli gönül. Ne yazık ki, Türk televizyonlarının hayattan soğutan 'rakiplerimizi tanıyalım' haftasına denk gelmişiz... Hayır, Atletico Madrid bilmediğimiz bir takım mıdır? Bilmeyen varsa da söyleyelim, Madrid'in diğer takımı top oynamıyor. Galatasaray'ın da iddia edilenin aksine iyi kura çektiğini düşünüyorum, bir sonraki tur daha düşündürücü olabilir ancak Everton'ın da bu sene pek havasında olduğunu söyleyemiyoruz. Yine de Sporting'i eleyeceklerdir, sonrasında da Galatasaray'a Atletico'dan fazla sorun çıkaracaklardır. Tabi bunlar benim düşüncelerim...

- Türk televizyonları demişken burada daha önce bahsetmiştim devlet kanalının Bundesliga'nın yayın haklarını almasının sonuçlarından. İlk aşamada Ramazan ayındaki iftar özel programları sebebiyle üçüncü kanala sürülen Alman liginin en önemli kapışmalarından olan Hamburg-Bremen maçı da TBMM engeline takıldı bugün. Nord-Süd Gipfel sonrası Nordderby de yalan oldu sayelerinde... Artık saçma sapan maçları Kerem Öncel anlatımıyla dinleyeceğim diye TRT'ye takılmayacağım. Bundesliga yazısı bekleyenler varsa kusura bakmasın...


- UK Championship üst düzey bir turnuva oldu, heralde şampiyonanın kalitesine yakışmayan tek maç da ironik biçimde final oldu. Fikstürde heyecanın doruk yaptığı dönemlerden birindeyiz ve ocak ayındaki Masters da ilaç gibi gelecek. Bu arada veteran Jimmy White da heyecan yarattı Wembley buluşması öncesinde, wild card için Liang Wenbo çok daha güzel bir isim olurdu açıkçası. Gerçi bu verilen kararı da çok anlamsız bulmuyorum, Jungle Jimmy'nin malum yarışma sonrası yaptığı sükseyi de düşününce. Zaten Wenbo uzun yıllar Wembley'de olacaktır bundan sonra. Açılış gecesinde Mark King'i yenip yoluna devam edebilir her şeye rağmen... Onun için de çok hoş bir tecrübe olmaz öte yandan. İlk turdaki tüm eşleşmeler güzel doğal olarak da O'Sullivan-Robertson eşleşmesine dikkat!

Geride bıraktığımız turnuva hakkında ben bir yazı yazacaktım ama Higgins-O'Sullivan maçının sadece son bölümüne yetişebildiğim için pek de yeterli görmedim kendimi o açıdan. Maçı izledim ama araya da başka şeyler girdi sonra, İnan yazsa okurduk. Akılda kalanlar arasında en önde gelense 8-2'den geri geldiği bir günde son snooker için masaya dönmeyip rakibinin elini sıkmaya giden bir Ronnie O'Sullivan. 13. framedeki hadise sonrası bir John Higgins mağlubiyeti gelseydi en basit haliyle yazık olurdu, fakat Roket bir anlamda şampiyonluğunu engelledi o geri dönüşüyle büyük rakibinin... Zira finalde Ding Junhui karşısında en kötü oyunlarından birini sergiledi, genelde turnuvanın ortasında yaşadığı ve bir şekilde üstesinden gelebildiği mental düşüşlerini o büyük yarı final sonrası oynanan finale bırakınca beni çok şaşırtmayan bir yenilgi aldı Higgins. Ama o kahverengi de kaçmayacak artık...


- Lakers maçına baktık biraz, sezonun ilk toplu konuşması bir test yayını vazifesi gördü. Böyle başarılı kadrolar kurunca normal sezona odaklanmak taraftar için de pek kolay olmuyor açıkçası. Luke Walton'ın sakatlandığını, Ron Artest'in savunma katkısıyla play-off için umut verdiğini fakat üçgene tam olarak adapte olamadığını, Jordan Farmar'ın şut sokmaya ve daha aklı başında oynamaya başladığını, Pau Gasol'ün de rebound konusunda kendini aştığını duymuştum. Kontrat sezonunda yatışta hız kesmeyen Lamar Odom'ın yeni sözleşmeye imza attığı ve bir Kardashian ile evlendiği bir yazın üzerine sezona konsantre başlamasını bekleyen yoktu heralde. Yanılmamışız... Andrew Bynum'ı bir de şu zorlu fikstürde görelim derim ben. Rakamları güzel ama iyi uzunun sayılı olduğu şu ligde kalbur üstü takımlara karşı verdiği performansı görmeden ikna olmam çok kolay değil.

Neyse ki böyle bir zamanda geliyor Christmas ve bizim için Starbucks'ta sınırsız toffee nut latte içebilmekle olduğu kadar, gecenin ana menüsü olan Lakers maçının heyecanıyla da güzelleşen bir dönem. Scrubs'ın dördüncü sezonundaki "My Hypocritical Oath" bölümünde Dr. Cox'ın Christmas gecesinde nöbeti boyunca eve gidip Lakers-Heat maçını izlemek dışında bir şey düşünmediğini hatırlıyoruz mesela, bizim için de böyle bir şey bu. Geçen seneki Celtics maçının tadı hala damağımızda. Artest'in de gerçek Laker olduğu gece anlamına gelebilir bu maç. Gelmeli de... Tophane'de 20-25 kişilik bir grup olarak buluşacağımızı tahmin ediyorum. Nedir, ne değildir bilmek isteyenler LakersTR forumlarına yönlenebilir. Gerçi şu anda işlevsel değil kendileri, ama kısa sürede düzelecektir. Sorusu olan buradan da yazabilir zaten, nedir ki...

"Listen up. I have been cursed to work the night shift with you chuckleheads, which means I have to tape the Lakers-Heat game. And seeing as no one in the history of this germ box has ever made it through a shift without saying "Oh my God, oh my God, did you see what happened last night on America's Fattest Fatties? A 900 pound woman lost a pound and a half and cried for twenty minutes!" Be warned: If you utter a word about the score of the game, it will be your last."


- Türk Telekom daha da kötü takım olmuş be... İzlemeyin!

Lamayn Wilson benim takımımın oyuncusu olsa sahaya yakın bir yerde konuşlanıp, suratına tükürürüm sanıyorum... Kenarda Galatasaray Cafe Crown döneminde de çok eleştirdiğimiz, ülke basketbolunun en aciz coachlarından Murat "Liselim" Özyer oturunca, Ercüment Sunter'in görev değişimine de sevinemiyorsun. Bu kadar kötü yönetilen bir şirket olsa bugüne kadar iflasını ilan ederdi... Türk Telekom arkanda olunca paranın çok da önemi yok belki ama yıllardır o bütçenin karşılığında kurulan takımlar, ısrarla Steve Nash diye yutturulmaya çalışılan Tutku "Tutku Açık Milli Takımda Neden Yok" Açık, kadroya alınıp benchin en sonunda oturmaktan öte bir misyon verilmeyen turşuluk guardlar ve her şeyden önce E-Sunt faktörüyle o kadar soğumuşuz ki yarın kapansa üzülmeyecek durumdayım... Zaten Türk Telekom markasına da kılım ne zamandır, isabet olur...


- Mark Hughes gitmiş, yerine gelen isim de Roberto Mancini olmuş... Craig Bellamy'nin liderlik ettiği bir oyuncu grubunun kararı protesto ettiği söyleniyor. Bellamy gelecek hocanın kendisine aynı şansı muhtemelen vermeyeceğinin farkında sanırım... Ben Hughes'a çok güvenen biriyimdir, burada birkaç kez bahsettim. Hatta ilk menajerlik yıllarında hep Alex Ferguson sonrası dönem için aday olarak gördüğüm bir adamın City ile imzalaması da hiç hoşuma gitmemişti. Bugünden sonra çok mümkün olacağını da sanmıyorum ama kendisine güvenimde bir azalma meydana gelmedi. Evet, kötü bir dönem geçirildi ve City'nin şu anda olması gerektiği yerden aşağıda konumlandığını söyleyenlere katılmamak mümkün değil. Fakat burada geçen senenin başındaki Robinho transferi yazmıştık, Hughes'un karakter olarak başkasının yaptığı bir plana uygulayıcı olarak dahil olup başarıya gitmesi mümkün değil. Yapılan transferlerde fikrinin alınmaması konusunda yöneltilen sorulara ılımlı cevaplar verip, bu seviyedeki oyuncuların transferine üzülecek değilim minvalinde açıklamalar yapmış olsa da karar ona bırakılsa Robinho gibi bir adamla çalışmak istemeyeceği o gün de bilinen bir durumdu. Sonrasında kovulacağını bildiği bir maçta Emmanuel Adebayor'u yanında oturtup, güvendiği Roque Santa Cruz ve -şimdi arkasından ağlayan- Bellamy gibi oyuncuları sahaya sürmesi fütil bir hareket olmamalı.

Mancini, selefine oranla çok daha oportünist bir çizgi gösteriyor teknik direktörlük kariyeri boyunca. Ada'daki İtalyan modasının da asistiyle güzel yere kapak attı Mancini, Arsenal ve Liverpool bu haldeyken takımı üçüncü sıraya taşıması benim için büyük sürpriz olmaz. Ama Hughes'un başarısızlığını savunanlara bir argüman da olamaz...


- Sabah ders var, uyku trenini kaçırmışa benziyoruz. Serinin 2005 versiyonundan bu yana ara vermiştim Championship Manager/Football Manager sabahlamalarına... Oyun nerelerden nereye gelmiş, bir 'maşallah' çektikten sonra Ipswich Town'ı alarak Roy Keane'in menajerliğine meydan okuduk vakit kaybetmeden. Roy Keane ile düşme hattının hemen üzerine zincir atmış takımı 23 maç sonunda dördüncü sıraya taşımakla övünmeyeceğim, zira hedefimiz büyük. Liam Trotter, Connor Wickham ve Zavon Hines gibi isimlerle sonraki 10 yılın takımını kuruyoruz. Go Tractor Boys!

07 Aralık 2009 Pazartesi

No Alarms and No Surprises, Please

Savunma bölgesinde Rio Ferdinand, Jonny Evans ve John O'Shea'in yaşadıkları uzun süreli sakatlıklara hafta sonunda Nemanja Vidic'in hastalığı da eklenmişti. West Ham maçı sırasında ise önce Gary Neville, ardından da bir başka emektar Wes Brown sakatlıkları nedeniyle kenara gelmek zorunda kaldı. Maçın sonunda kısa bir süre de olsa Fletcher-Carrick-Evra-Giggs savunma dörtlüsünü izlediğimizden bahsetmiştim son yazıda zaten. Fakat bu görüntüye bir süre daha katlanacağız gibi duruyor. En azından hafta sonu oynanacak Aston Villa maçına kadar...


Wolfsburg deplasmanına kafileyle birlikte uçan 19 kişilik kadro içerisinde sadece iki adet defans orijinli oyuncu var. Bunlardan biri de rezerv takımdan dahil edilen 90 doğumlu Oliver Gill.

GK: Ben Foster, Tomasz Kuszczak.
DF: Patrice Evra, Oliver Gill.
MF: Gabriel Obertan, Magnus Eikrem, Paul Scholes, Darron Gibson, Antonio Valencia, Michael Carrick, Matty James, Ji-Sung Park, Anderson, Darren Fletcher, Cameron Stewart, Nani, Oliver Norwood.
FW: Michael Owen, Danny Welbeck.

Bunun yanında hafif sakatlıkları bulunan Federico Macheda, Dimitar Berbatov ve Wayne Rooney de Manchester'da kalan diğer isimler. Kiko ve Berba'nın Villa maçında oynamaları da zor gözüküyor, Rooney muhtemelen sahada olacak. United bu kadroyla hücum hattında üç tane birbirinden meziyetli oyuncuya sahip Wölfe'ye direnebilir mi ya da ne kadar direnebilir, bilmiyorum. Üzerine çok da düşünmüyorum aslında. Alex Ferguson, Beşiktaş'a karşı Old Trafford'da sahaya çıkardığı onbire en azından puan konusunda güveniyordu fakat Gabriel Obertan dışındakiler fazlasıyla savruk gözüktü. Bu hayal kırıklığının üzerine burada alınacak mağlubiyetin ve olası ikinciliğin öncelikli endişe konusu olduğunu düşünmüyorum Sir için. Zaten paralel gruplarda ortaya çıkan tablolar gösteriyor ki, ikinci torbadan da en az ilk torbadan gelecek ekipler kadar zor eşleşmeler çıkabilir. Bu yüzden sonuna kadar gitmeyi hedefleyen bir kulüp için çok da önemli olmasa gerek bu grup birinciliği hadisesi. Fakat uzun erimde özellikle savunmada sıkıntılar yaşanacağı ortada. Ferdinand bir tam sezonu geçirebilecek durumda değil net biçimde. Brown ve O'Shea gibi diğer alternatifler de ancak kısa süreli çözüm önerileri olabiliyor görüldüğü üzere. Bu muhabbetlerin sonunda gelinen nokta hep aynı oluyor ve Gerard Pique'nin kulüpten ayrıldığı güne lanet ediyoruz. Fakat orada yönetimin yapabileceği fazla da bir şey yoktu, oyuncu yetiştiği kulübe geri dönme arzusu taşırken... Alttan da savunmanın ortası için yakın gelecekte yetişebilecek tek isim Jonny Evans gibi, onun da ne kadar güven aşıladoğını herhangi bir taraftara sorabilirsiniz. Cevap pek iç açıcı olmayacaktır.



Aston Villa maçında son dönemde fena da oynamayan Paul Scholes'u dinlendirmek mantıklı olabilir. Bu yaştan sonra o dizlere binen yükün yarattığı tahribatın geri dönüşü olmayabilir. Gönül isterdi ki, aynı muameleyi sezon başından beri sürekli oynayan Evra-Fletcher ikilisine de gösterebilsek. Fakat öyle bir lükse sahip olmadığımız gibi, bu maç özelinde her ikisi de alışılmışın dışında savunma görevleriyle yüklenecek. Özellikle Evra'nın hızı göbekteki ağır ikilinin varlığında önemli olacaktır. Yine de 1-2 tane sıkıştırırlar araya muhtemelen. Carrick-Dzeko kapışması da ilginç olmaya aday. Kalede güvenini kazanmış PIG ile devam edilmeli. Güven kazanmak dediysek Peter Schmeichel'ı taklit edecek düzeye geldi dayıoğlu yukarıda görüldüğü üzere. Akademiden Ole Gunnar Solskjaer'in memleketlisi Magnus Eikrem'i görmek güzel olurdu. Antonio Valencia'yı yormaya değmez, belki son yarım saat. Geri kalan her şey için O'Bertan bu maçlık...


Kuszczak
Fletcher - Carrick - Gill - Evra
Obertan - Anderson - Gibson - Park - Eikrem
Owen

Blog tarihinin en gereksiz ikinci yazısı seçtim bunu kendi adıma... Video için İsmail Özkısaoğlu'na teşekkür ettik.

Sansürsensin: http://www.youtube.com/watch?v=2P1hu6LAGzo

06 Aralık 2009 Pazar

Standing Ovation

05 Aralık 2009 Cumartesi

Get Well Soon Jimmy


Jimmy Bullard'a üzülmemek elde değil. Daha geçen hafta attığı penaltı golünden sonra, müthiş zekasını kullanarak geçen sezonki Manchester City-Hull City maçının devre arasında yaşananlara göndermesini yaparken güldürmüştü bizi. Espriyi Stephen Hunt ile birlikte düşündüklerini ve beraberlik ya da galibiyeti getiren her kim olursa olsun aynı hareketi yapacağını açıklamıştı maç sonunda. Bullard'ın penaltı atışıyla kazanılan gol en iyi senaryonun gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Phil Brown gibi aksi bir adam bile maç sonunda kendisine sorulduğunda Bullard'ın yaratıcılığına şapka çıkarmaktan başka bir şey yapamamıştı.


Ama bu adamı belki de milli takımın değişmez parçalarından biri olmaktan alıkoyan bir şanssızlığı var. Bugünkü Aston Villa maçında da gözyaşlarıyla ve ev sahibi ekip taraftarlarının alkışları eşliğinde kenara geldi. Neyse ki sakatlığı bu sefer kronik bir hal almış sağ diziyle alakalı değil, diğer dizine darbe aldı Bullard. Zaten o sağ diz yeni bir sakatlığa dayanabilecek durumda gözükmüyordu. Bu açıdan sevinebiliriz. Fakat yine de uzun süreli bir sakatlık olacağa benzer. Geçtiğimiz sezon büyük umutlarla transfer edilip, sakatlığı sebebiyle çok fazla katkı yapamamıştı Hull City'nin ligde kalma mücadelesine. Bugüne kadarki Hull City görüntüsü de bu takımın ancak sağlıklı bir Bullard ile bu yarışta olabileceğine işaret ediyordu. Brown pek çok kişi gibi benim de sempatimi kazanmaya fazlasıyla uzak, fakat Bullard için işlerin iyi gitmesini isterim. Bunun için Hull City'nin ligde kalması gerekiyorsa da, varsın olsun...



Bu arada Bullard hakkında sınırlı bilgisi olanlar da ufak bir YouTube aramasıyla bu adamın saha içindeki ve saha dışındaki dehasına hayran kalabilir. Tabi fazlaca şebeklik barındıran materyal de var aynı adreste. Benim favorim yukarıdaki video açıkçası. Ortamın deli gibi gerildiği, iki oyuncunun atıldığı maçta Everton kalesi önünde yaşanan karambole müdahalesi bu Bullard'ın. Hakem de şaşkın gözlerle bakmaktan başka bir şey yapamıyor. Aynı boş bakışları ilgili maçın önceki dakikalarında Duncan Ferguson'ın yüzünde de görüyoruz ki sebebi yine bu adam, video burada...


Bu arada günün diğer maçlarında bizimkiler Neville-Brown stoper ikilisi ile başladıkları maçı, her ikisinin de sakatlanmaları sonrasında Carrick-Evra ikilisiyle bitiriyor. Sağ bek Darren Fletcher, sol bek ise Ryan Giggs. Kalede de Tomasz Kuszczak var bu arada. Rio Ferdinand, John O'Shea ve Jonny Evans bir süre daha takımla birlikte olamayacak. Nemanja Vidic son haftalarda savunmayı ayakta tutan isimken, bugün hastalığı sebebiyle o da dışarıda kaldı ve ilginç bir hal aldı United savunması. Carlton Cole'un yokluğu kesinlikle yardımcı olmuştur, fakat her şeye rağmen bu eksik kadroyla West Ham deplasmanında alınan dört gollü galibiyet Chelsea'nin gaza bastığı şu dönemde altın değerinde bir galibiyettir. Darron Gibson'ın yeteneklerini sorgulayanlara da tokatlar birer birer geliyor. Hafta içinde Tottenham'a ceza sahası dışından attığı iki müthiş golle turu getiren Gibson, bugün de rakibin direncini kıran ikinci golü atarak galibiyeti garantileyen isim oldu. Eksikleri olduğu açık, ama iyi dönemlerindeki Michael Carrick'i hatırlamaktan kendimi alamıyorum onu sahada gördüğümde.


Günün esprisi Daily Mail'den gelmiş. Hafta arasındaki Manchester City mağlubiyetinden sonra Mark Hughes'un elini havada bırakan Arsene Wenger'e güzel taş...

"16.57 WENGER HANDSHAKE
Arsenal have won so Wenger offers his hand to Pulis at full-time.


16.45 Wolverhampton 2-1 Bolton

Wolves are wobbling. Klasnic has wasted two chances to equalise.

..."

Efes Pilsen: Blessed with Lucky Sevens


Efes Pilsen - Partizan: 77 - 67
Efes Pilsen - Entente Orleanaise: 77 - 64
Efes Pilsen - Lietuvos Rytas: 77 - 62

Tespit: Efesliler

01 Aralık 2009 Salı

Akdeniz İnsanı Böyledir Abi!


Unicaja Malaga-Regal Barcelona maçı hafta sonunun ACB programında en seyre değer parçaydı. Genelde ACB bu büyük maçları cumartesi gecesine koyar, geri kalan maçların büyük bir bölümü ise pazar öğle saatlerinde oynanır. Maçlarının saatlerini bir gelenek haline getirebilmiş liglere hep imrenerek bakmışımdır. Memlekette dış faktörlerden en az etkilenen, en büyük endüstri halini almış spor dalı olan futbol bile bu konuda oldukça kararsız bildiğiniz gibi. Bu yıl ilk kez kombine kart olayına giriştiğim için daha da yakından görür oldum. Pek bir kurala göre hareket ediyor gibi değil federasyon. Bu sene ilk kez pazartesi günü de programın içine sokulur gibi olmuştu, bunu Fatih Terim'in istediğini duymuştum kendi ağzından. Heralde Terim gidince bu uygulamaya da son vermişler. Bir tarafta gelenekten bahsediyoruz, diğer tarafta ülkenin milli takım hocasının isteklerine göre değişebilen bir şey var... Saat olayına hiç girmiyorum zaten.

Bunları tekrar duymaya ihtiyacınız yoktu belki ama bunu duymalısınız: Perşembe gecesi Euroleague'de grubun liderlik maçı için Montepaschi Siena karşısına çıkan Barça, bu maçın üzerinden 48 saat geçmeden ligin önemli deplasmanlarından olan Malaga deplasmanında ter döktü. Bu da oldu... Euroleague maçının da deplasmanda olduğunu belirtmeliyim. Üstelik Siena'da hava alanı olmadığından zorlu bir seyahat anlamına geliyormuş sanırım bu deplasman. Bu konuda Yiğiter Uluğ'un yalancısıyım. TRT'deki Süper Basket programında da konuşuldu uzun uzadıya, ben de cumartesi gecesi maçı izlerken takdir etmiştim. Buraya da yazalım. Demek ki neymiş? Barcelona gibi çok büyük bir kulüp bile kendi değerini, ancak ve ancak ligin marka değerini yükselterek yukarıya çekebileceğinin farkında. Ligin değerini yükseltmek, o ligi oluşturan unsurların kendi bireysel amaçlarından yukarıda tanımladıkları bir üst amaç. ACB de işte bu ortak bilinç sayesinde bugün Avrupa'nın açık ara en iyi ligi. Basketbolun belki de Euroleague'in bile önüne geçmiş, dünya üzerindeki 2 numaralı organizasyonu. Başlıktaki yalan da Türk insanının yarattığı birkaç büyük yalandan biridir. Tüm kabahatlerinin günahını toprağının üzerine bu kadar rahat atabilen bir ulus...


Türkiye'de bu tabloyu herhangi bir spor dalında ne zaman görebiliriz? Efes Pilsen perşembe günü oynadıktan sonra, ona hiçbir güç cumartesi günü maç oynatamaz. Oynatsa Ergin Ataman basın toplantısı düzenleyip, 'önümüzü kesmek istiyorlar' konulu bir açıklama sunar mesela... Örnek veriyorum sadece, diğer kulüplerde de farklı bir tepki olmaz kesinlikle. Daha geçen ay Mustafa Denizli'nin açıklamalarını koymuştum buraya Wolfsburg maçı öncesindeki. Salı günü maç oynayacaklarmış da, cuma günü uygunken neden cumartesi oynatılmışlar. Oysa ki rakipleri Wolfsburg cumartesi erken saatlerde oynamış maçını... Bu maç Türkiye'nin maçıymış. Sevgili Denizli, Bundesliga bugünkü gibi dünya çapında izleyici bulan bir lig olabildiyse bunu o stabil maç takvimlerine borçlular her şeyden önce. Orada yıllardan beri her cumartesi 15:30-17:15 taksilerde radyolar açılır, maçlar dinlenir. Senin ülkenin bir futbol kültürü yaratması için, Beşiktaş'ın Şampiyonlar Ligi'nde alacağı tesadüfi bir Wolfsburg galibiyetinden önce bunları düzeltmesi gerektiğinin farkında olmalı senin gibi spor adamları. Ve her şey gözümüzün önünde olurken, bu başarılı organizasyonlar televizyonlarımızda da yayınlanırken, devekuşu kafasını ne zaman çıkaracak topraktan?

30 Kasım 2009 Pazartesi

Yapma İtalya


Bisiklette Danilo Di Luca'dan sonra Davide Rebellin'in numuneleri de CERA denen illete karşı pozitif sonuç verdi. Bu, Davide Rebellin'in Pekin 2008'de yol yarışı kategorisinde kazandığı gümüş madalyanın da iptali anlamına geliyor. Ben olayı, gümüş madalyanın yeni sahibi Fabian Cancellara'nın resmi sitesinden öğrendim. Cancellara, bisikletten iner inmez sevincini yaşamadıktan sonra gümüş madalyanın çok da bir şey ifade etmediğini söylüyor. Haklı da.

Peki bu İtalyanlar'a ne oluyor? Önce Di Luca, Giro d'Italia'nın tarihine bir kara leke sürdü. Ardından Rebellin de olimpiyat tarihinde madalyasını geri vermek zorunda olan ilk İtalyan sporcu oldu. İkisinin de kullanmakla suçlandığı CERA maddesi, kanıtlanması en kolay doping maddelerinden birisi olarak geçiyor. Yapmayın beyler! Sonunuz Almanya gibi olur sonra.

Irish Açılımı Vol. 7 - For Fuck's Sake


Irish Açılımı Vol. 6 yazmışım dün gece eve döndüğümde fakat arada, şu sıralar Genç Subaylar'ı götüren Berk "Tweener" Gürçay'ın da yer aldığı bir buluşma da olmuştu. Hatta öncesinde bizim çocuklar Pascal Nouma ile de fotoğraf çektirme şansı bulmuşlardı, oradan hatırladım buluşmayı... O gün Chelsea yine kazanan taraf olmuştu, Liverpool'u 2-0 yenmişlerdi. Geride kalan sürede diğer zirve adayı Manchester United'ı da özellikle savunmada eksik yakalamış olsalar da yendiklerini göz önüne alırsak, Carlo Ancelotti'nin takımının lige beklediğim ağırlığı koyduğunu söyleyebiliriz. Petr Cech'in atıldığı, çok da iyi oynamadıkları bir Wigan maçı dışında çok fazla hayal kırıklığı yaratmadılar ve o maçtan bu yana da kazanıyorlar zaten. Defansı çok ileride kuruyorlar, orta sahaları yapısal olarak sağlam olduğu gibi muhteviyatında da bu seviyenin hakkını verebilen isimleri barındırıyor. Stamford Bridge'de her şey güzel yani...


Dün James Joyce seferini yalnız gerçekleştirdim. Aslında El Clasico heyecanını evde yaşamayı tercih edebilirdim, fakat maçın ikinci yarısıyla çakışan Woven Hand konserine biletimi çok önceden almıştım. Hafta arasında Barcelona'nın Messi-Ibra ikilisinden yoksun çıktığı Inter maçında oynadığı topu görünce de 'bu seferkini izlemesem de olur' diye düşünmedim değil doğrusu. O yüzden konserde ısrar ettim ki bu yıl verdiğim en doğru kararlardan biri olmuş... David Eugene Edwards özel bir adam ve İstanbul'a pek sık uğramıyor maalesef. Bu elemanları Woven Hand ya da 16 Horsepower olarak dünyanın herhangi bir yerinde yakaladığınız takdirde kaçırmayın derim. Yaptıkları müziğe paralel olarak sahnede de öyle bir spiritüel hava yaratıyorlar ki kendinizi bir konserde değil, bir ayinin ortasında gibi hissediyorsunuz... 16 Horsepower, sitesinde yaptıkları müziği "music from the old world, the new world and another world" olarak nitelemiş. Aynı grubun kurucularından yukarıda bahsettiğim David Eugene Edwards ve Pascal Humbert, Woven Hand projesinin de mimarları. Bu sebeptendir ki 16 Horsepower için verilen tanım bu yeni projeyi anlatma görevini de fazlasıyla yerine getiriyor. Yaşanması gereken bir tecrübedir yani. Gerçi kitlede eser miktarda da olsa gerizekalı vardı yine. Ara ara George W. Bush, Dick Cheney, Sarah Palin diye bağıran bir Amerikalı grup vardı mesela. Gerçekten bir anlamı var mıydı, sanmıyorum.


Neyse işin James Joyce kısmına geri dönecek olursak, Chelsea için işlerin iyi gittiğini söylemiştim. Ben mekana adım attığımda üst katta dolu tribünlere oynanıyordu maç. 35. dakika falandı sanırım... Bir süre bar kısmında widescreen ile takıldıktan önce açlığımı, hemen üzerine de mekanın tavuklu sandviçine özlemimi fark ettim. Bu yüzden -Wisconsin bölgesini bilenler için söylüyorum- diğer televizyonun hemen önündeki masaya geçmek şart oldu. Yanımdaki amca Eduardo'nun yüzüne gözüne bulaştırdığı ilk pozisyon sonrası tarafını belli etti. Benim de işime öylesi geldiğinden Arsenal saflarına katılmaya karar verdim. Vermez olaydım... 3 dakika içinde gelen 2 golle Gunners için maç bitiyordu. Başlığa konu olan güzide tabir de Thomas Vermaelen'in kendi ağlarına gönderdiği top sonrası yanımdaki amcadan geldi.


Devre arasında amcanın gözleri benim üzerimdeydi tabi. Ben gelmeden önce oyun rölantide giderken, hatta Arsenal net biçimde topa hükmeden taraf iken, lanetim maçın seyrini değiştirmişti. Öyle miydi? Ben de kendisine onu sordum. "That's nothing to do with my curse" diye girip, arada büyük kalite farkı olduğundan ve Chelsea'nin oyunun hakimi gözükmediği maçları bile lehine çevirebilecek klası olduğundan bahsettim. Biraz da çekinmedim değil herifin ihtiyarlamış ama at gözlüklerini bir kenara bırakmamış taraftarlardan olma ihtimalinden. Neyse ki o da durumun farkındaymış. "Chelsea'nin oynadığı topu oynamak isteyip beceremiyoruz, daha acı verici bir şey olabilir mi" dedi. Sırtını sıvazladım. O sırada altı kişilik bir aile olduklarından ve evde onun dışındaki herkesin Chelsea taraftarı olduğundan dem vurdu. Kötü bir durummuş. Theo Walcott biraz umut verse de, Wenger'den gelen diğer değişikliklerin Carlos Vela ve Tomas Rosicky olması yavaş yavaş Arsenal adına ümitlerin tükenmesine yol açtı mekanda.


Arsene Wenger maçın büyük bölümünde dördüncü hakem (Alan Wiley miydi o) ile geyik çevirdikten sonra maç sonunda da "İlk gole kadar sahada Chelsea diye bir takım yok. Golün üzerine şoku atlatamamışken bizim oyuncumuzun bireysel hatasıyla bir gol yiyoruz ve iki farklı yenik duruma düşüyoruz. Bugün futbol tanrıları yanımızda değildi" gibi bir açıklama yapmış ki başka şeyler de söylemiştir umarım. Bunun üzerine Yılmaz Vural Arsenal menajerliğinde hak iddia etse kızamam, o da söylüyor bunları. Sanırım Cashley Cole'ün maçı getiren hareketleri hazımsızlık yaratmış. Maçın ilk yarım saatinin tekrarını izledim az önce ve öyle aman aman bir baskı kurulduğunu söyleyemeyeceğim. Klasik bol pasa dayalı Arsenal futbolu vardı sahada, fakat pozisyon üretmekte başarılı olmaktan uzaktı iki ekip de. Chelsea'nin zaman zaman rakibinin topla oynamasına kasten izin verdiği de sır değil.


Neyse Brandon Jennings'in çetesinin maçı varmış. Biraz da El Clasico'dan bahsedip bitirelim. Woven Hand sahneye 1 saat gecikmeli çıktı, gerçi öncesinde de ön grup gibi bir durum vardı ama onlar yerine maçın ikinci yarısını izlemeyi tercih ederdim sanırım. Emektar Gooner, Thierry Henry için küfür dağarcığının en nadide parçalarını kullanmaktan çekinmezken, ben Cristiano Ronaldo mevzuuna daha ılımlı yaklaştım. Hala da özlüyorum çocuğu açıkçası. Ryan Giggs yüreğini koymasa, takım ciddi ciddi basiretsizlik abidesi Nani'ye falan kalacak. Bundan yakındığımda eleman şey dedi: "Buraya birkaç kez de United maçı izlemeye geldim. Türkler Nani'nin her hareketine tav oluyordu." Yahu Türkler'i kandırmak kolaydır. Mesela burada herkes bugün Barcelona'yı tutup otokrasi karşısında sözde duruş gösteriyor, Katalan halkının haklı mücadelesine tam destek veriyor da Sir bu adamda ne görüyor... Cevabım bu oldu.


Sonra Ronaldo gol kaçırdı, Marcelo bu seviyenin adamı olmadığını birkaç kez ve üst üste gösterdi. Amca da kendi takımın aczini unutur gibi oldu bir an için ve Marcelo'nun pozisyonuna kahkahalarla güldü. Yahu senin forvet diye oyuna soktuğun herif neleri kaçırıyor, ona bir baksana... Bir noktadan sonra Barcelona oynamaya başlamıştı ama ikinci yarı hakkında söyleyecek sözüm yok. En fazla tahminde bulunabilirim, zira Ercan Taner faktörü ve banttan izlenen maçın tatsızlığı birleşince ikinci yarının tekrarı yerine Philadelphia maçını bile tercih edebildim.

27 Kasım 2009 Cuma

Hurubeş Ahmet


Babam eski futbolcudur. Her çocuk babasını idolize etme eğilimindedir, fakat bunun etkisinden çıktığımda da iyi bir futbolcu olduğuna kanaat getirmem zor olmadı. Hayatımın ilk 14 senesini Tekirdağ-Muratlı-Çorlu hattında mekik dokuyarak geçirdim ve her üç şehirde de babamın futbolculuk döneminde izler bıraktığını gördüm. Hatta kendisinin Trakya'daki ününe alıştığım bir dönemde İstanbul'daki lisemin müdür yardımcısı, dönemin İstanbulspor topçusu Atakan Alan'ın da "Sen Sarı Ahmet'in çocuğu musun" diye girip dumura uğratmışlığı vardır. Tabi Trakya futbolunun ancak kan ağladığı dönemleri görebilmiş biri olarak, Tekirdağspor'un o senelerin iyi takımı olduğunu çok da kavrayamıyordum.

Ben kendisini sahada izleyemedim, zira 28 yaşında annemle tanışması ve bir yuva kurması üzerine futbolculuğa zamanın ruhuna uygun bir amatör bakış getiren dedemin de etkisiyle kariyerini bitirmeye karar vermiş. Hem de birinci lig kulübü Sarıyer ile sözleşme imzalamışken... Benim yakalayabildiğim dönemdeyse amatör kümede ilginç bir teknik direktörlük deneyimi olmuştur ki başarıyla noktalansa ciddi anlamda Hollywood yapımı bir filme senaryo verebilirdi. Yeşilsırt adında tarihin bile pas geçtiği -neyse ki Wiki bunu da pas geçmemiş- bir köye futbolu götürmek için uğraşmış, iyi de işler yapmıştı ama onca şeyin üzerine üst üste alınan birkaç kötü skor ipini çekmişti. "Babama haksızlık yaptılar" demiyorum da en minimal boyuta indirgediğimizde bile çarpıklıklar aynı, onu söylüyorum...

Tekirdağspor sevdalılarının kurduğu ve kulübün futbol takımının mevcut görüntüsü nedeniyle daha çok geçmişi yad etme amacına hizmet eden TOPKALEveGOL adlı siteden gelip yakalamışlar pederi... Kariyeriyle ilgili sorular sormuşlar, babam da bu konularda mütevazı olmasına rağmen başladı mı susturamazsın. Öyle bir yönü vardır. Bu futbol anıları, bizim ailede askerlik anılarının da önüne geçmiştir zaten. Site çok amatör olduğundan ve yazıda da özensiz davranıldığından buraya alıyorum tam metni. Hem bir arşiv olsun benim için, hem de belki okuyucuların bir kısmının ağzında ilginç bir tat bırakır dönemin futbol kültürüne bakma açısından. Belki vardır da biz hissetmiyoruzdur ama sanki yerel futbol eskisi kadar değer görmüyor bugünlerde. Zaten belediyelerin işin içine girmesiyle o da ne idüğü belirsiz bir endüstri haline gelmiş gibi... Neyse karşınızda Tekirdağspor'un eski santrforu (bir dönem liberosu) Ahmet Pekdoğru:

"Ahmet PEKDOĞRU

(05.08.1955 doğumlu, evli ve 2 çocuk babası)

Futbol yaşamına Lüleburgazspor'da başladı. Futbolculuk yaşamının ilk basamaklarında Lüleburgazspor'da attığı goller ile tırmanmaya başlayan Ahmet Pekdoğru, Çorlu Kültürspor'da zirveye çıktı. Bir santrfor için ne gerekli ise, onda var idi. Hava topuna çıktığında, birçok defans oyuncusu Pekdoğru'ya çarpınca düşüyor idi. O dönemlerde Alman milli takımının ünlü golcüsü (Horst) Hrubesch var idi. Bu futbolcuya benzerliği sebebiyle Ahmet Pekdoğru'ya futbolseverler Hurubeş Ahmet diyorlar idi.


1980-81 sezonunda Tekirdağspor'a transfer olan Ahmet, bu sezon yine gollerine devam etti. Tekirdağspor kamuoyunda Muratlılı Ahmet, Santrfor Ahmet, Sarı Ahmet olarak ünlendi. 1981-82 sezonunda ve son senesinde Alpay Hoca, kendi oyun tarzına uygun olarak Ahmet Pekdoğru'yu libero oynattı ve bu mevkiye kısa zamanda alışan Pekdoğru, yıllarca gol attıktan sonra golcüleri durdurmaya başladı ve bunu başardı. Tekirdağspor'da takım kaptanlığına kadar yükselen ve herkesin sevgisini kazanan Pekdoğru'nun ve Tekirdağspor'un, Trakya'nın her yerinden seyircileri var idi. Dostluğa ve arkadaşlığa büyük önem veren Pekdoğru "Başarı için önce eğitim, sonra sporcu ahlakı, daha sonra altyapı, yetenek ve ileriyi iyi görmek gelir. Bu halkaların birleşimi başarıyı muhakkak getirir" diyor. Futbolunun tam zirvesinde iken, futbolu çok genç yaşta bırakan Ahmet Pekdoğru ticaret hayatına devam etti. Futbolculuk dönemlerinde maddi hiçbir sıkıntısı olmayan Pekdoğru, maddi özelliğini hiçbir zaman hissettirmemiş, mütevazı yapısı ile takım arkadaşlarına zaman zaman birçok konuda yardımcı olmuştur.

İstanbul'da rahmetli Sabri Kiraz Hoca'nın çalıştırdığı Anadoluhisarı'nı 3-2 yendikleri müsabaka ve şampiyonluk hedefi ile yola çıkılan Alpay Hoca'nın antrenör olduğu sezonun başını ve sonunu unutmayan Pekdoğru, o sezon İstanbul'da Vefa Stadı'nda Tekirdağ'dan ve Trakya'nın her köşesinden gelen 5 bin seyirci önünde oynanan 1-1'lik Vefa maçını da unutamıyor. Son dakika durum berabere iken, topu çizgiden çıkarıyor, top taca gidiyor. Atış olmadan maç bitiyor. Alpay Hoca koşarak Ahmet'i öpüyor, tebrik ediyor.

Bizleri Muratlı'da konuk eden, sahaların centilmen örnek sporcusu Ahmet Pekdoğru'ya sağlıklı, uzun ömürler diliyoruz."

24 Kasım 2009 Salı

Team RadioShack: Lance Armstrong ve Ekibi


Geride bıraktığımız 2009 bisiklet sezonunun en önemli olaylarından birisi, kuşkusuz ki Lance Armstrong'un Team Astana bisikletçisi olarak spora geri dönmesi oldu. Kariyerinde ilk kez katıldığı Giro d'Italia'da Levi Leipheimer'ın arkasında sempatik ikinci kaptan imajı çizen Armstrong, temmuz ayına geldiğindiğinde geri dönüş amacının sadece domestik olarak takıma katkıda bulunmak olmadığının sinyallerini verdi. Team Astana, Tour de France'a Alberto Contador, Lance Armstrong, Levi Leipheimer ve Andreas Klöden'i içeren bir kadroyla katıldı. Dört bisikletçi de takım lideri vasıflarına sahip olsa da, Tour şampiyonlukları bulunmayan Klöden ve Leipheimer'ın egolarından vaz geçmeleri zor olmadı. Fakat Contador ile Armstrong arasında özellikle Tour'un ilk haftasındaki liderlik savaşı, sarı mayonun beklenenden daha geç ele geçirilmesine neden oldu. Contador'un tartışmasız en formda bisikletçi olmasıyla konu tatlıya bağlansa da, Armstrong 2010 sezonu için kendi takımını oluşturacağını daha Tour bitmeden duyurdu.

2010 sezonunda Avrupa takımları arasında değişik bir tat olmaya çalışacak olan Team RadioShack'in içeriği de yavaştan oluşmaya başladı.

Livestrong kampanyası dahilinde kurulan takım, Amerika'da elektronik eşya mağazaları zinciri RadioShack'in isim sponsorluğu dışında, arkasına bisiklet üreticisi Trek ve Nike'ı da alıyor.

2009 Team Astana ile 2010 Team RadioShack'in tek ortak noktaları Armstrong, Trek ve Nike değil. Armstrong'un 7 Tour zaferinde de arkasında bulunan spor şefi Johan Bruyneel, Astana'dan ayrılıp RadioShack'in başına geçti.


Astana'nın gövde gösterisi yaptığı dörtlüden Contador hariç üçü RadioShack'te bir daha buluşuyor. Leipheimer'ı (soldan ikinci) Armstrong'un 2000-2001 yıllarından kalma sadık dostu olarak niteleyebiliriz. Klöden (en solda) ise kariyerinde Tour de France ikinciliği (2006) bulunan bir başka kaptan adayı. Bisiklet sporunda Tony Martin'den başka bir umudu kalmayan Almanlar adına ben Klöden'den umutluyum.

Domestik olarak nam salan Ukraynalı Yaroslav Popovych de Astana'dan RadioShack'e katılanlardan.

Peki, bu oluşumdan neler bekleyebiliriz? Fikrimce en büyük başarılar sezonun hemen başında gelecek. Avrupa dışında yapılan kısa süreli hazırlık turlarında Armstrong da dahil olmak üzere tüm takım ilk zaferleri elde etmeye çalışacaklar. Ardından gelecek olan Bahar Klasikleri'nde RadioShack adını çok fazla duyacağımızı sanmıyorum. İki Belçikalı Gert Steegmans ve Sébastien Rosseler bu disiplinde öne çıkma ihtimali olan isimler. Takımda bir tane İtalyan'ın bile bulunmaması, Giro d'Italia'ya büyük bir coşkuyla katılınmayacağını gösteriyor. Ama Klöden ve Leipheimer Tour'da Armstrong'a yardım edeceklerse, öncesinde İtalya'da kendi kariyerleri için pedal çevirebilirler. Peki Tour de France... Bu takımın kuruluş amacı diyebiliriz. Tırmanışçı ve domestik dolu kadrosu bunu zaten gösteriyor demeden önce kurucunun Armstrong olduğunu hatırlatmak isterim. Vuelta konusunda ise bir şey söylemek için daha erken. Resmi sitesinin henüz açılmamış olması nedeniyle kadroyu şimdilik buradan takip etmekte yarar var.