06 Temmuz 2009 Pazartesi

Wimbledon'da Bir Sir


Sir, muhtemelen Glasgow doğumlu hemşehrisi Andy Murray'nin final şansını düşünerek almıştı bileti. Murray, yarı finalde A-Rod karşısında kaybedince Britanya'nın 71 yıllık bekleyişi bu sene de son bulmadı.

Alex Ferguson, buna rağmen tribündeki yerini aldı... Desteklediği biri var mıydı bilmiyorum ama yedek kulübesinde ne kadar stresliyse o kadar stresli görünüyordu. Bunda o sırada Antonio Valencia ile ne yapacağını, ya da ondan beklenenin ne yapması olduğunu düşünüyor olmasının da payı olabilir.


Roger Federer'in yancısı, Bush vokali Gavin Rossdale yine players' box kısmından finale özel bir koltuk bulmuştu. Gwen Stefani yoktu bugün. Brooklyn Decker varken ona yer yoktu zaten... David Coulthard, Woody Allen, Russell Crowe ve Michael Ballack gibi ünlüler de objektiflerimize yakalandı. Ballack'ın Doğu Almanya doğumlu olduğunu biliyorum, ama ailesinde bir İsviçre orijini de vardı yanlış hatırlamıyorsam... Bir sürü de şampiyon vardı izleyen. Öyle...

Texas Strikes Back


Geçen sezonki eve hapseden, epik finalden sonra bu sene tenisçilerin seyirciyi tatmin etme konusunda işleri daha zordu şüphesiz. Final öncesi de, Pete Sampras bıraktıktan sonraki ilk aşkı Andy Roddick olan bir tenissever olarak ben bile Roddick'ten 1 setten fazlasını beklemiyordum. Ama bu sene kendisini bu maça kadar hiç izlememiş olduğumu da bir kenara iliştirelim... Geçtiğimiz 2-3 senelik periyotta böyle bir Roddick görmeyi hayal dahi edemiyordum açıkçası. Zaten edebilsem yeni arayışlara girmeye yeltenmezdim. Yarı finalde o arayışlarımın sonucundaki isim olan Britanyalı Andy Murray'yi geçmişti A-Rod. Bu bile takdire şayandı aslında. Eski parıltılı günlerini arayan bir 1 numara olarak, Wimbledon seyircisinin üzerine titrediği Murray'yi finalden etmek ve yerel seyirciye bir Tim Henman nostaljisi yaşatmak çok tarifsiz bir his olmalı. Aynı Murray henüz 19 yaşındayken, üçüncü turda 3 numaralı seribaşı olan Roddick'i yenmiş ve adını ilk kez büyük kitlelere duyurmayı başarmıştı. Belki onun da intikamıydı biraz bu yarı final zaferi. Sonuçta o yarı final maçını ve bu sezonki yeni Roddick sürümünü sadece yazılanlardan takip eden biri için Roger Federer'in mutlak zaferini öngörmek çok zor değildi. Hatta daha iyi bir alternatifim olsa kanalı açmayacaktım da, ama Tour de France Caner Eler'e rağmen baymayı başardı bir noktadan sonra...


Tabi ki Federer'in günü bugün... Onun da maç sonu konuşmalarında belirttiği gibi, bu durum çok adil gözükmüyor. O yüzden ikinciye de aynı ilgiyi gösterebilmek lazım en azından bu yazı içinde... Hayır, Federer-Hater olmamın veya Sampras'ın rekorunun tarih olmasına üzülmemin bu durumla bir ilgisi yok. Sadece benim için bugünün esas olayı Roddick'in tenisini başka bir boyuta taşıdığını tüm dünyaya ilan etmesidir. Sağlıklı bir Rafael Nadal'ın olduğu bir tabloda finalde yer bulması bu turnuvadaki kadar kolay olmayacaktır kuşkusuz, fakat bugünden itibaren en azından 2-3 sene kadar bir süre için her zaman arkada fırsat kollayanlardan biri olacaktır Roddick. Del Potro-Murray ikilisinin hemen yanına onun da ismini iliştirmek yanlış olmaz. Burada Larry Stefanski'nin bir canavar yarattığını da söyleyebiliriz, ancak Roddick'in de kariyerinin olgunluk sürecine geçiş yapmış olduğu artık çok net. Aslında Jimmy Connors'ın antrenörlüğünde de oyununa yeni silahlar eklemişti ve bir süreden beri lanse edildiği gibi "sadece servis atan ve tekniği sıkıntılı" oyuncu değildi artık. Servis vole oyununu geliştirmişti, genel olarak da forehandiyle daha başarılı vuruşlar yapmaya başlamıştı Connors ile. Ancak Roddick deyince benim aklıma ilk olarak, destekleyeni için de işkenceye dönüşen backhandi gelir. Bugüne kadar Roddick'in buna verebildiği cevap en fazla backhand slicelar ile rakibinin ilgisini tekrar forehandine çekme çabası olarak hayat bulabiliyordu. Yani görebileceğiniz en edilgen oyun stili... Tabi ki turda böyle sorunlu backhand sahibi başka oyuncular da vardı, ama Roddick öldürücü servisleriyle adını genç yaşta o kadar yukarılara yazdırmıştı ki böyle bir oyuncu olarak oyununuzun bir kısmı çok iyiyse, diğer kısımları da çok fazla yerin dibine sokulacaktır. Burada yapmanız gereken Nadal'ın çim üzerindeki gelişimi gibi herkesçe görülüp takdir edilecek somut adımlar atmaktı. Roddick, hayatına Stefanski girene kadar bunu yapamamıştı. O yüzden alkışların büyük bir kısmını Stefanski'nin alması da normal karşılanabilir. Eğer nisan ayında evlendiği Brooklyn Decker ile evde backhand çalışmıyorlarsa... İçimdeki Erman Toroğlu, çık aradan!


"She didn’t know much about tennis - she thought I was playing really great. Anyway, she thought I looked cute in shorts.

Brook has been a calming influence and someone that I can confide in and not have to put on a super-brave front to. And you know, she makes the players’ box better-looking."

Neyse ne diyorduk, bugün öyle backhand winnerlar yaptı ki Roddick. Final maçı öncesi yaptığı tüm özgüven dolu açıklamaları nötrleyen bir soğuk duş etkisi yarattı rakibinin üzerinde bu yeni oyun... Tanıdığını sandığı bir adamı kortta çok farklı bir şekilde buldu Federer bugün. Tıpkı geçen sezon Nadal karşısında yaşadıklarını yaşadı. İkinci seti bitiren tie-breakte 6-2 geriden gelemese, her ne kadar son yıllarda mental olarak güçlendiğini kabul etsem de Fedex için son yıllarda eşi benzeri pek görülmemiş 3-0'lık bir yenilgi anlamına gelecekti bence bu. Tabi hiçbir zaman bilemeyiz bunu... Roddick'in ilk kez bir rüyaya bu kadar yaklaştığını hissettiği andı skoru 6-2 yapan sayısı. Artık sadık bir Federer seyircisine rastlayabildiğimiz Wimbledon'da bile kimseden o yüreklendirici "Roger!" nidası gelmedi. Ama Federer karşındaysa bir anlık bir rahatlamaya bile yer yok. Roddick bunu ilk kez tecrübe etti sanıyorum, zira daha önceki buluşmalarının hiçbirinde bu denli rakip olamadı Federer'e... Öyle bir kırılma anıydı o tie-break, büyük ihtimalle Roddick'in bugünkü rüyasına da konu olabilir. Ben konuyu Brooklyn'e bağlamadan yeni paragrafa geçelim.


Geçen sene, kupanın karanlıkta verildiği acayip bir Wimbledon finali izlemiştik. Oyun kalitesinin bunun üstünde olduğunu da kolaylıkla söyleyebiliriz. Her iki raket de limitlerinin üzerine çıkmıştı net biçimde, tenisçiler de buna ayak uydurdu. O gün iki adam tenis oynamadı, başka bir şeydi sanki... Bugünkünde biraz daha fazla rölanti vardı. Roddick maçın uzayacağını fark etti ve Fedex'ten gelen servislerden tutunamayacağını düşündüklerine raket bile uzatmadı. 30 oyunluk final seti de bu rölantinin sonucuydu biraz. Tabi geçen seneki finalde bir taraf olmadığım için, bu seneki benim için daha yoğundu. Ama "epik" kelimesini bu sene için de kullanırsak, geçen senekine ayıp olabilir. Bugün seyirciler arasındaki Russell Crowe'u asıl geçen sene görmek lazımdı, gerçek gladyatörleri izlerken...


Federer'den hiç bahsetmedik. Belki de çok daha kusursuz maçlarını izlediğim için, burada uzun uzun Federer'in kazanmak için, maça tutunmak için neler yaptığını anlatacak motivasyonum yok. Ama ilk set sonrası yaşadığı şaşkınlığı üzerinden bir şekilde atabildi ve o kritik tie-breake sırtını duvarda hissetmesine rağmen ortak olmayı başardı. Bir şampiyondan bahsediyoruz, spor dünyasının son 10 yıllık süreçte gördüğü en dominant şampiyonlardan birinden... Federer'i sevmeyebilirim ama ismini Michael Schumacher, Lance Armstrong, Valentino Rossi gibi ikonlarla birlikte anmak lazım... 15. Grand Slam şampiyonluğunu aldı ve böyle bir maç sonunda almak onun için de güzel olmuştur. En sağlam performanslarından birini gösterememiş olabilir, ama en büyük sinir savaşlarından birini yaşadı. Bunu yaşarken, onu izleyenler arasında rekoruna meydan okuduğu idolü Sampras'ın bulunduğunu bilmek konsantrasyonunu kötü etkileyebilirdi. Buna da izin vermedi... Tabi rakamlara fazla güvenmemek, en azından bir kıyasa giderken mutlak belirleyici addetmemek lazım. Sampras'ın döneminde kazanılan başarılarla, bu dönemde kazanılanları bire bir karşılaştırmak pek doğru olmasa gerek. Özellikle gençlik dönemindeki başarıları sırasında bir rakipsizlikten bahsetmek çok yanlış olmaz... Gerçekten de Roddick'in o ham halinin bile zirveye tırmanması için yeterli olduğu yıllardı. Lleyton Hewitt'in Wimbledon kazanmayı hak edecek bir tenisçi olup olmadığını da sorgulamak lazım. Zaman zaman piyasaya sürülen balon challengerlardan da hiçbiri Federer ile aşık atabilecek düzeyde değildi. Ta ki bir İspanyol'un adını duyurmaya başladığı o günlere kadar. Nadal-Federer rekabeti gerçekten izlemeye değer spor olaylarından biri ve bir noktada Agassi-Sampras seviyesine de ulaşacaktır. Bu yıl da tüm tenisseverler için bir kayıp gibi görünüyordu aslında bu bağlamda. Roland Garros'da Nadal'ın erken elenmesinde de formsuzluktan çok sakatlık faktörünün etkin olduğu biliniyordu. Ama bu sezonu Nadal'ın sakatlığıyla tatsızlaşan bir sezon olarak hafızalarımızdan silmek yerine, bu maçı ve hikayesini hatırlamak güzel olacak. Bunun için önce Roddick'e, sonra da Federer'e teşekkür etmek gerek... Yüreklerine sağlık!


Rakamlarla Final:
Bunu da hep istemişimdir...

0: Grand Slam karşılaşmalarında Roddick'in Federer karşısında aldığı galibiyet sayısı
9: Final öncesinde Roddick'e yatırılan 1 para karşılığında bahis sitelerinin vereceği para
107: Federer'in maç boyu yaptığı winner (Cahit Yavuz bu rakamı güzel yorumladı. Çoğu maçta bu kadar sayı alamıyorsun.)
50: Ivo Karlovic'in Wimbledon rekorundan 1 ace uzaklıkta olsa da, bir Grand Slam finali için çok etkileyici olan İsviçreli'nin ace adedi
762: Sampras'ın kariyeri boyunca elde ettiği galibiyet sayısı
31: Sampras'ın 14. Grand Slam şampiyonluğunu yakaladığındaki yaşı

6 Temmuz 2008 - Destansı Bir Şey

Bu arada ilginç biçimde ESPN'in anketinde bu senenin finali 2008'in önünde gidiyor ankette. Hatta yüzde 61 gibi bir kısmını almış oyların. Hemen blog olarak misilleme yapıyoruz. Anket sağ tarafta...

04 Temmuz 2009 Cumartesi

Tour de France 2009 - 3 Ciltlik Dev Çalışma


Burada değil sporstudyosu.com adresinde. Bizim çeteden Erhan Leblebici yazar da, yabancı değil... Linkleri görelim:

Cilt 1: Yeni Başlayanlar İçin
Cilt 2: Etaplar
Cilt 3: Takımlar, Bisikletçiler, Favoriler

Tüm yazılarına ulaşmak isteyenler için de sağ çerçevedeki Sonnenkönig resminin üzerinde bir sürprizimiz var.

More News from Nowhere #5



- Jens Lekman, domuz gribine yakalanmış. Karantina durumları var, ama hayati bir tehlike yokmuş galiba. Geçmişler olsun, severiz.

Baygınlık öncesi yaşadıklarını kendine has bir şekilde yorumlamış:

"People's eyes were kind but determined, they read 'Poor you, I really wish you all the best but if you come near me or my kid I will have to stab you with this plastic fork.'


[...]

Now I'm in quarantine for ten days. I can see the summer through my window and it's just perfect. Summer is always best through a window."



- Lula da Silva ile "Kupa da Kupa" dedim buna da...


- Michael Owen, bir nevi Feyyaz Uçar'ın Fenerbahçe transferi sonrası Beşiktaş taraftarı psikozuna sokacaktır Liverpool sevenleri. Bizim de çevremizde sayıca çok fazla hastası bulunmakta. Hem takımın, hem oyuncunun... Kirletmeyeceğiz adamı, paniğe gerek yok. Henrik Larsson rolüyle geliyor bence, geçen sezonki görüntüsünden sonra fazlasını beklemek herkese haksızlık... Bu yaz Martin O'Neill'ın Owen konusunda bir arzusu olduğunu duymuştuk, neden sonra oradan da ses çıkmadı uzunca bir süre. Ben onu Hull City, Stoke City falan gibi takımlarda göreceğimize inandırmıştım kendimi ki çok büyük sürpriz oldu bu... Owen için de öyle olmuş:

"A few days ago I never really had it in my wildest dreams
."


- Ronaldo-Gourcuff-Kaka-Benzema-Barry-Jimenez-Milito-Lucho-Tymoschuk-Cannavaro olarak dizdim Avrupa'da bu yazın büyük transferlerini... Kağıt kalem kullanmadım pek, gözden kaçanlar olmuştur mutlaka.

Vincenzo Montella da futbola nokta koymuş. Tipik İtalyan santrfordu. Fütursuz bir herifti, egoistti falan ama bir renkti. Özlüyoruz böylelerini de...

Karne Günü: Southeast Division

Yine sonlanmayan bir yazı dizisi oldu... Biz konu hiç eskimemişçesine devam edelim, delicesine.


Orlando Magic: 7/10

-

Orlando'ya daha fazla puan verebilirdim bir ihtimal, geçen hafta yazmış olsaydım... Çünkü Hidayet Türkoğlu konusunda bir acaba barındırıyorduk içimizde ister istemez. Ama yapılan blockbuster büyük ihtimalle Magic'in Hedo konusunda gemileri yaktığı anlamına geliyordu zaten. Hedo konusu da ilginç bir hal aldı bu arada, yengenin içindeki Kanada aşkı rotayı Toronto'ya çevirmişe benziyor. Neyse efendim, draft arefesinde şık bir hamle geldi aslında Orlando'dan. Ama başarılı gözüken formülü bozup, yepyeni bir formülle aynı noktaya gelmeye çabalayacaklar. Tabi para benim değil, finansal açıdan da avantajlar getiren bir hamledir yapılan. Ama artık eski düzeniyle görmeyeceğiz Orlando'yu. Kaan Kural'ın da ekseriyetle, önümüzdeki on yılın basketbolunu oynadığını vurguladığı takım daha ortodoks bir yapıyla çıkacaktır karşımıza.

Orlando üzerinde finalist takım titri de varken, iyi bir free-agent daha yakalamalıdır piyasadan. Değerini bu post-seasonda fazlasıyla yükselten Marcin Gortat ile devam etmek mantıklı gözükmüyordu zaten. Paranın Rashard Lewis'in orijinal pozisyonu olan 3 numaraya dönmesiyle boşalan 4 numara için harcanması uygun olacaktır. Brandon Bass çok yakışıklı dururdu... Draft konusunda söyleyecek bir sözümüz yok seçme hakkı bulunmayan Magic için. Ancak Rafer Alston'ı göndermek bir gereklilikti, bunu yaptılar. Courtney Lee elde tutulsa güzel olurdu, ama pakette Nets için cazip bir şeyler de bulunmalıydı, bu da anlaşılabilir... İyi hamle ama, sağlıklı kaldığı takdirde Boston ve güçlenmiş Cleveland'ın arkasındalar bu sezon öncesinde de kanımca.


Atlanta Hawks: 3/10

Jeff TEAGUE (19, PG, Wake Forest-So.)
Sergiy GLADYR (49, SG, UKRAINE)

Teague seçimini pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim, Teague'in drafte girme kararını da çok fazla desteklemiyordum. Ama puanımın bu kadar düşmesinin sebebi Jamal Crawford hamlesi oldu. Mike Bibby ile masaya oturmadan önce ellerini güçlendirmek istemiş olabilirler ama yine de mantıklı gelmiyor bana... Joe Johnson'ın saha içi liderliğini kabullenmekte güçlük çekebilir ve zaten çok üst düzey olmayan hücum akıcılığını sıfıra taşıyabilir bu adam. Ben parayı Crawford'a dökmeden önce bir kez daha düşünürdüm. Hem de onlar için bu kadar önemli bir yazda... Kötü geçen bir sezon Johnson'ın diğer alternatifleri gözden geçirmesiyle sonuçlanabilir 2010 pazarında.

Teague ise kendisini point guard olarak pazarlayan bir shooting guard bana kalırsa... James Johnson'ın olmadığı bir sezonda kolejde devam etmek istemedi ama şu anda oyun kuruculuk meziyetleri konusunda çok ham ve o pozisyonda bir kariyeri olması zor gözüküyor. Hawks kulislerini çok takip etmiyorum, ama Flip Murray ile devam edilmeyip Teague'e onun rotasyondaki yerinin bir kısmı verilebilir gibi. Bu draftteki iki pozisyon arasına sıkışmış ve biraz da şişirilmiş adamlardan biri bence Teague. Atlanta seçmesi gereken Wake Forest guardını 2005 yılında ıska geçmişti. Belki onun nostaljisiyle yaşıyorlar haliyle. Marvin Williams'ın bu sezon rakamlarına da seviye atlatabileceğini düşünüyorum yalnız, artık başarısız bir ikinci sıra seçimi olarak bakmak yerine oyunculuğuna odaklanmak lazım eleştirirken. Gladyr? O da Reebok'ın kampında dikkat çekmiş ve fazlasıyla övgü almış Avrupalı oyunculardan. Şutu en büyük özelliği. Ya tutarsa dediler, tutabilir...


Miami Heat: 5/10

Patrick BEVERLEY (42, PG/SG, USA)
Robert DOZIER (60, SF/PF, Memphis-Sr.)

Beverley'nin rotasyona girmesi sürpriz olmaz. İki adet iyi atlet seçtiler, ama en son geçen sezon Derrick Rose ile birlikte izlediğim Dozier'nin bir NBA geleceği olacağını düşünmüyorum. SF oynayabilecek bir kapasitesi yok, her ne kadar öyle gösterilmiş olsa da. Avrupa'da iyi para kazanabilir ama ilerleyen yıllarda. Ben bir Avrupalı'da denerdim şansımı o sıradan açıkçası.

Beverley, Ukrayna'da oynadı geçen sezon. Heat kurmaylarının özellikle güvendiği bir topçuymuş anlaşılan. Heat'in geleceği için çok karar verici bir draft olarak anılmayacağı kesin bu draftin... Artık "Yüreğine sağlık Dwyane" demeye devam edecekler, onun da takımında devam etmeye en yakın free-agent olduğunu düşünüyorum 2010 pazarında. Bakalım yeni bir yüzük için gerekli yan parçalar ilave edilebilecek mi? Henüz yolun başındalar bence, geçen sezonki takım da bana fazlasıyla 2005 yılındaki Lakers'ı hatırlattı... İzleyelim.


Charlotte Bobcats: 7/10

Gerald HENDERSON (12, SG/SF, Duke-Jr.)
Derrick BROWN (40, SF, Xavier-Jr.)

Güzel seçimler yaptılar bayağı. Henderson onların son dönemde iyice benimsedikleri savunmacı takım kimliğine cuk oturacak, güzel bir çocuk. Hep göz önünde olduğundan, draft günü düşüşleri yaşayabileceğini düşünüyordum tabloda. Ama fena da bir yerden gitmedi, lotaryaya tutundu en azından. Sözleşmesi önümüzdeki sezonun sonunda bitecek Raja Bell'in yerini alacaktır süre olarak, ben güveniyorum bu adama. Şutunu da geliştirebildiğini, hücumuna zenginlik katabildiğini gördük geçen sezon. Sadece savunmada katkı verecek bir adamdan fazlası çıkacaktır bu paketten. Brown, ikinci tur başlarında da gidebilirdi aslında. Charlotte görünce dayanamadı böyle bir potansiyeli. O da uzun kollarıyla ve fiziğiyle 3 numaralara zor anlar yaşatacak, hatta zaman zaman rakip 4 numaraları savunma noktasında da devreye girebilecektir Boris Diaw'un ikamesi olarak. Ama Chase Budinger daha iyi bir seçim olabilirdi, zaten oralara da düşmemesi gerekiyordu ya neyse... Vladimir Radmanovic'e şut konusunda güvendiklerini farzetmek istemiyorum ama öyle olsa bile bu adamda Vlade'de olmayan bir oyun zekası da vardı.

Son olarak da eğer Raymond Felton'a qualifying offer ile gitmemiş olsalardı, Larry Brown'ın acı tatlı hatıralarının başrolündeki Allen Iverson'la yeni bir birleşmenin eşiğinde olduğunu düşünürdüm şu durumda. Bence güzel olurdu. Vazgeçtiğin isim de sadece Felton, fazlası değil. Şaka bir yana, Iverson'ın bugün en çok yarar sağlayacağı takım bence Bobcats. Diğer takımlarda yapıyı bozacak gibi duran tüm özellikleri Bell-Wallace-Diaw-Okafor çekirdeğine sahip Brown için bir nimet bilakis. İyice kurdun kocamışı oldu Iverson da, isterdim bu birlikteliği...


Washington Wizards: 8/10

-

Wizards da draft gecesini boş geçen takımlardan. Aslında ben yaptıkları takası çok beğenmiştim, 5 numaradan alacakları oyuncuya ihtiyaç duymadıklarına ve o oyuncunun da bu sezon bir Randy Foye kadar katkı veremeyeceğine inanıyordum. Mike Miller da cabası... Ama beşinci sıra seçimi Ricky Rubio olunca insan ister istemez söylediklerini bir kez daha düşünüyor. O da ana rotasyona bir süreliğine dahil olamayacaktı ama Arenas-Butler-Jamison sonrası dönemi güzel kılacak, üzerine takım kurma fırsatı tanıyacak bir elemandı.

Yine de tüm bunlardan sonra bile olumlu bir hamle olarak görüyorum. Zaten öncelikli mantığı basına duyurmuştu Ernie Grunfeld. Sakatlıklardan arındığı müddetçe eldeki çekirdeğin doğuda kafaya oynayabileceğine inanılıyor. Buraya katılırım, ama şart koşulan sağlık durumu konusunda şüpheler var haliyle. İki sezondur "Agent Zero" konusunda en olumlu düşüncelerle takip ettik sakatlık sürecini ve tam olarak bir hayal kırıklığıydı karşımızdaki. Geçen sezon Brendan Haywood'un sezon bitiren sakatlığı da tuz biber ekti ve kayıp bir sezon olarak yazdılar deftere geçtiğimiz yılı. Hatta Eddie Jordan da güme gitti o hengamede hak etmediği şekilde. Şimdi Flip Saunders ismi de umutlu olmak için yeterli bir sebep. Şu an için ihtiyaçları olan esas üçlünün sağlıklı bir şekilde sahada bulunması gibi, bu durumda contender olacaklarını kestirmek zor değil. Geçen sezona kayıp dedik ama bu sakatlıkların kadrodaki birçok gencin pişmesine yardımcı olduğu da ortada. Nick Young ve Andray Blatche'a da biraz akıl fikir! Özellikle Blatche yeteneğini fark edene kadar iş işten geçerse üzülürüz. Ya da bırakırız, o üzülür... JaVale McGee de şugar çocuk bak. Beyler, grubu yeniden topluyoruz...

03 Temmuz 2009 Cuma

Numaraiki Rumor Central


NBA piyasası hareketli günler geçiriyor bu aralar. Draft öncesi yapılan ve sayısı beklenilenin üzerine çıkan takaslardan sonra şimdi de serbest oyuncu pazarı bir hayli hareketlendi. Madde madde yazalım:

- Boston Celtics'in önemli isimleri Ray Allen, Paul Pierce, Kevin Garnett, Doc Rivers ve Danny Ainge cümbür cemaat Rasheed Wallace'ı mid-level için ikna etmeye gitmişler Michigan'a. Tam onlara uyacak tipten, zamanı gelince sertlik gösterebilecek, o taraftarı gaza getirebilecek ruha sahip, ayrıca Boston uzunlarının çıkamadığı mesafelerden şut atacak bir isim Rasheed. Çok önemli bir ekleme olur ki büyük ihtimal olacak gibi geliyor bana.

- Doğunun bir diğer güçlü takımı Cleveland da boş durmuyor... Onlar da Lakers taraftarının göz bebeği Trevor Ariza ve problem adam Ron Artest'in peşindeler. Ariza'nın Cleveland'a gitmek için Lakers'tan ayrılacağını sanmıyorum zira orada LeBron James'ten kalan süreleri almak yerine Lakers'ta 30 dakika civarı süre almayı tercih edecektir sanırım. Ancak sanıyorum onun menajeri de oyuncusunun mid-levela tav olmayacağından dem vuruyor ki Ariza da Houston'la görüşecekmiş. Lakers için çok büyük kayıp olur Ariza, bu play-offlar boyunca inanılmaz katkılar yaptı. Artest'e gelince... Bence Cleveland için daha iyi tercih Artest olur. Artest ve LeBron ikilisi 3 ve 4 numarayı o hayvani güçleri sayesinde idare edebilirler. Ariza da şampiyonluk peşinde koşarken daha uslu durur hem belki.

- Ariza demişken, kendisi perşembe günü Las Vegas'ta, Houston Rockets genel menajeri Daryl Morey ile görüşmüş. Gidecekse de bu sene iyice gücünü kaybeden Houston'a gitsin. Cleveland formasıyla görmeye dayanamam Ariza'yı, aman diyeyim. Bu arada Houston ve güçsüzlük demişken, Yao Ming'in önümüzdeki sezonu kapadığını ve basketbol hayatının tehlikede olduğunu belirteyim. Ariza ile ilgilenen takımların tamamı ise: Portland, Houston, LA Clippers, Cleveland ve Toronto. Portland ve Toronto ise mid-leveldan fazlasını verecekler gibi duruyor. Portland Hidayet Türkoğlu'nu alır, Ariza da sıcakkanlı çocuk zaten ne işi var soğuk Kanada'da. Kalır Los Angeles'ta.


- Kidd için şimdilik iki aday var: Dallas ve New York. İki takım da Kidd'e birden fazla yıl süren kontratlar sunmuş. Yani Kidd için önemli olan bu şu anda. Malum yaş erdi kemale, o yaşta yapabileceği en iyi şey daha fazla para kazanmak adına uzun süreli kontratlar alması olacaktır. Artık ne olacağı belli olmaz o yaşta, bir sakatlık geçirir seneye, ayağa kalkamaz bir daha maazallah. Tek senelik kontratlar riskli yani o yaşlar için. Ancak şaşırdığım nokta Kidd'in hala yüzük peşinde olmaması. Dallas ile imzalarsa örneğin 2 senelik, şampiyonluk şansı çok çok azalacaktır. O da sanırım yüzüksüz efsanelerden biri olarak anılmak istemiyor!

- Kidd demişken, Mavericks'ten devam edelim. Onlar da, Orlando'da bu sezon Dwight Howard'ı başarıyla yedekleyen Marcin Gortat'a sulanıyorlarmış. Sezon boyu iyi iş çıkardı. Savunmada sağlam, hücumda ise kısıtlı bir adam. O katkıyı versin diye geçen sezon kadroya kattıkları DeSagana Diop'ın yapamadığını yapar. Ama Orlando match edecektir sanıyorum teklifi, Howard'ı yedekleyecek daha iyi birini bulmaları zor.

- Hey gidi Allen Iverson hey... Memphis ve Miami ilgileniyormuş kendisiyle. Miami alırsa büyük hata yapar, aman diyeyim. İstemem Dwyane Wade'in yanına Iverson'ı. Ama Memphis'e giderse Memphis çok ilginç takım olur: Iverson-Mayo-Gay-Randolph-Gasol. Sağı solu belli olmayan bir takım olur, hatta play-off bile kovalayabilirler batıda. Iverson Paşa da "Serbestim, sağlıklıyım ve bir takıma imza atacağım" demiş. Hayırlısı.

-David Lee'ye de Toronto'dan teklif gelmiş. Toronto Chris Bosh'ın gitmesinin kesin olduğunu fark etti de onun yerini doldurmaya mı çalışıyor, yoksa Bosh'ın yanına mı almaya çalışıyorlar anlamadım. Ama Bosh'ın yanına alırlarsa fazla undersized olurlar. Tabi bir Laker olarak Ariza'nın da peşinde olan Toronto'nun, paraları Lee'ye dökmesi işime gelir. Ne yapalım, biz de takımımızı düşünüyoruz.

- Kadrosuna Ben Gordon ve Charlie Villanueva'yı katacak olan Detroit'te Joe Dumars, doğru hamle olarak Rip Hamilton ya da Tayshaun Prince'i elden çıkarmak istiyormuş. Stuckey-Gordon-Prince-Villanueva-Kaman. Güzel rebuilding. Chris Kaman'la da Hamilton'ı takas ediverdim, hayırlı olsun iki tarafa da.


-Barack Obama'ya "Jordan mı Kobe mi" demişler o da, "Kobe de süper ama Jordan'la eşleşebilen olmadı be arkadaş, Jordan diyorum" demiş. Yazıklar olsun başkan! Şaka şaka, bence de Jordan.

-Bizim oğlan Hedo da ya Toronto'ya, ya Portland'a gidecek. Başarı kazanmak istiyorsa Portland'a, para kazanmak istiyorsa Toronto'ya gitsin. Türk basketbolsever olarak Portland'daki gençlere abilik yapmasını, Lakers taraftarı olarak Portland'ı güçlendirmeye gerek olmadığını düşünüyorum.

To be continued...

Yorum Farkı: Çift 'L' ile Yazınız...






Darius Vassell, Ankara'ya gelmiş ve Ankaragücü'nün 100. yıldaki büyük transfer bombası olarak bir galeyana da yol açmış havaalanında... Anlaşma konusunda kesin bir şey var mı, bilmiyorum. Üç yıllık bir sözleşme konuşulmuştu sanki ama emin değilim. Görüntülerdeki Vassell'i ikna etmek için de çok büyük bir para gerekiyor bence... Ama City forumlarında falan okuyunca, adamın doğası bu deyip geçebiliriz de... Bilmiyorum. Forumlar demişken biraz Borat muhabbeti dönmüş fotoğraflar ve videonun düşmesiyle, ama güzel mesajlar da var. Vass, orada profesyonelliği ve mücadelesiyle çok takdir gören bir adam ama gol pozisyonlarındaki beceriksizliği kimse için sır değil ve ağır alay konusu olmuşluğu da var bu durumun. Bizde Sven Goran Eriksson dönemindeki milli takım macerası ve o dönemde Türkiye'ye attığı golle belki hiçbir yerde olmadığı kadar ünlü olabilir ama biraz abartı var sanki. Edouard Coridon daha güzel transfer değil miydi yahu, onu da Ankaragücü yapmıştı...

Blog ekibinden karşılamaya ilk tepkiler:

paint çok pro: adhas71d7123y1237y213123123

leblebici: ohaaaaaa

paint çok pro: fotodakilerin tipler nası
paint çok pro: vassell ürkmüş
paint çok pro: düşün
paint çok pro: sen ben olsak
paint çok pro: ne yapacaz

leblebici: ceyhun eris bu adama ne toplar cikarir ha

Bunlar da forumdaki muhabbetten. 17 sayfa konuşulmuş üzerine. Ne konuşulduğunu unutup gurur bile duydum bir an hatta... Tamamı burada...

"That is funny on so many levels."

"Gotta feel sorry for the ladies though, they look pretty fit while all the blokes have a hump and one eyebrow."

"This is absolutely hilarious. I cannot stop laughing at this. You can tell he didn't expect this at all. He thought he will get off take a taxi with his agent, down to the ground, negotiate a deal and possibly reject then come back."

"I really feel sorry for them. I can't think of anything so bad being sold as so good. Type in Darius Vassell in YouTube and you get goals from Robinho."

"Haha, the images made me laugh a lot, he's already a legend there, hopefully when he misses a few sitters they'll still love him."

"Have they ever seen him play before?"

"Could you now please send us some pics of Danny Mills at his new club being carried through the streets in a papal chair with naked ladies casting rose petals on the ground afore him. HAIL KING DANNY."

"I don't really know much about how Vass is personally (religious, no?), but he just seems like such a humble and modest bloke, which makes this whole welcome extra funny and strange. But again I'm happy for him."

02 Temmuz 2009 Perşembe

Kleve İzlenimleri


Galatasaray'ın ilk hazırlık maçını izleme fırsatı buldum bugün. Kleve diye adı sanı duyulmamış bir takımla. Maçı değerlendirmekten ziyade, ben oyuncuları değerlendirmek istiyorum çünkü maçın genelinde yedekler ve gençlerle oynadık. Takımın geneli için tek bir şey söyleyeceğim... Belli ki Frank Rijkaard ile birlikte Barcelona sistemine geçiş yapmaya çalışıyoruz. Yarı sahaya oyunu yıkıp bol bol kısa pasla rakibi bunaltmaya çalışıyoruz ve topu kaybettiğimiz an hemen pres yapıp topu tekrar kontrolümüze almaya çalışıyoruz. Tamam gayet güzel, ancak burda bir handikap oluşuyor Galatasaray adına. O da Servet Çetin ve Gökhan Zan'ın beraber oynadığı maçlarda ortaya çıkacak yüksek ihtimalle. Şöyle ki, rakip sahada baskı kurup pas yapmaya başladığımızda defans hattımız orta saha civarında oluyor. İşte bu durumda rakip takım hızlı çıkıp arkaya toplar atarsa ağır stoperler Galatasaray'ın çok başını ağrıtacak gibi duruyor. Neyse geçelim oyuncu değerlendirmesine, kısa kısa:

Emre Çolak: Çok iyi adam olacak gibi. Topla çok yumuşak, olabildiğince teknik. Yaşı dolayısıyla güç eksiği olması biraz normal. Bu sene rotasyona girebilecek üç isimden biri gibi geldi bana gençlerden.

Aydın Yılmaz: Aslında sadece gençlerden bahsetmek istiyordum da Aydın'ın bugün gösterdiği performans gelecek sezon için umutlandırdı beni. Geçen sezon haklı olarak çok eleştirilen Aydın'ın performansını görüp gelecek sezon Rijkaard ile birlikte çıkışa geçebileceğini düşündüm açıkçası. Aydın benim çok sevdiğim, çok şey beklediğim oyunculardandı ancak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeyken Galatasaray'a karşı oynadığı maç dışında bir numarasını göremedik. Bir de omzuyla attığı gol!

Erhan Şentürk: "Rotasyona girer" dediğim ikinci adam. Topla çok yumuşak o da. Rijkaard'ın 'pivot santrforsuz forvet hattı' eğilimini göz önünde bulundurarak dördüncü forvet olabilitesi Özgürcan'dan daha fazla bence. Attığı gol de klastı.

Uğur Uçar: O sahalara döndü ya ölsem de gam yemem artık. Çok özlemişiz küçük kaptanı. Arayı fazla uzun tuttu. Bindirmeleri gayet iyiydi, ancak o sakatlanmadan önceki muz orta performansına geri dönememiş.

Emrah Yollu: FM 2009'da yıllar boyunca gördüğümüz Emrah'ı, kanlı canlı görmek bugüne kısmetmiş. Ben daha çok ortada oynatıyordum ancak bugün solda gördüm kendisini. Rakibin zayıflığı nedeniyle daha çok hücumu düşündü Emrah da sağdaki Uğur gibi. Fiziği yerinde, mücadeleci... Bu sene değil belki, ancak ilerleyen senelerde olabilir.

Serdar Eylik: Rotasyona girebileceğini düşündüğüm üçüncü oyuncu. Bugün maçın yıldızlarındandı bence Serdar, Aydın'la birlikte. Sol kanatta aldığı her topta rakibini geçti. Tekniği harika, topla birlikte çok etkili. Ne yapacağını bilmesi de artı yönü bunun yanında. Bu adama dikkat diyorum. Arda'nın yedeği olabilir.

Cem Sultan: O da Galatasaray alt yapısının göz bebeği ancak bugün beklenilen performansı gösteremedi. Hele kaçırdığı bir pozisyon var ki, aman aman. Kaleci ile karşı karşıyayken çalım atmaya çalıştı, ancak topu ayağından fazla açtı. Heyecanlı gözüktü maç boyunca. Oynadıkça açılacaktır, ancak daha rotasyona girebilecek seviyede değil.

Özgürcan Özcan: Bir türlü olmadı bu herif. Yani daha ilk maçtan böyle demek istemezdim ancak ışık yok resmen herifte. Ha çıkıp da ligde falan oynarsa alkışlarım da, ama ışığı göremedim.

Murat Akça, Caner Öztel ve kaleciler hakkında fazla diyecek bir şey yok. Bugün kendilerini gösterme fırsatı bulamadılar. Eğer başka bir maçta oynarlarsa onlar hakkında da yazarız elbet.

Bu arada, Lincoln şerefsizinden bir an önce kurtulmak istiyorum Galatasaraylı olarak. Yeter lan artık! Ne karaktersiz, ne şerefsiz bir adammışsın arkadaş. Hiçbir şeyden utanmıyorsan en kötü oynadığın günde bile arkanda duran taraftardan utan... Olympiakos'a mı gidiyosun, Schalke'ye mi gidiyorsun, nereye gidiyorsan git! Yeter ki git!

Kader Keita

Sümerbank 2009 Yaz Kreasyonu'ndan nadide parçaları -mankenlere taş çıkartırcasına- sergileyen bir ekonomi profesörünün dersinden devamsızlık ve "bu ülkenin bana sunmuş olduğu üniversite eğitiminin hakkını vermemek" nedenleriyle atıldıktan sonra, keyfimi ancak böyle bir transfer yerine getirebilirdi.

Şimdi burada "Çok sıkı Ligue 1 takipçisiyim, bu adamın çocukluğunu bilirim" tarzı anal merkezli tırt demeçler vermeme gerek yok. Ancak Keita, Lille'de iken (haydi Lille'i Lille'i Lille'i yar?) United ya da Real Madrid ayarında bir kulübe gidecek gibi duruyordu. Nitekim Lyon 16 milyon euro saymıştı Keita'nın bonservisine.


Lyon'da geçirdiği 2 sezonun istatistiklerini verelim:

2007/2008: 30 maç, 5 asist, 4 gol
2008/2009: 22 maç, 1 gol

16 milyon euroluk bir oyuncudan beklenen performansın altında tabi bu. Ama fizik gücü, hız, top sürme konusunda bambaşka bir arkadaşımız kendisi. Bireysel oynadığı için eleştirenler var, ben severim bireysel adamı. Ayrıca buradan tüm Anti CR7 ve Anti Kobe ergenlerine "Kafam girsin!" diye haykırmak istiyorum. Neyse, fotoğrafı da BBC'den buldum, bireysel mi değil mi siz karar verin. Premier League'den (Everton) ciddi teklifler varken Keita'nın Türkiye Ligi'ni seçmesi için Haldun abimiz neler yaptı bilmiyorum. İnan ki bilmek de istemiyorum.

Taktik ve diziliş mevzuuna gelirsek...
Takımın başında Rijkaard var lan! Bana mı kaldı taktik? Gidin peynir falan yiyin. Tiplere bak ya. "Lincoln'ün gitmesi garanti gibi bir şey artık" dışında kadro ile ilgili yorumum yok. Bu yorumu da kimsenin aklına gelmeyen bir şeymiş gibi bırakıp kaçmak bana yakışmaz. Hiç yorum yapmıyorum.

And let the "İbrahim Üzülmez vs Kader Keita geyikleri" begin.

Ek:



1.1. "Crazy Dance in Kayseri" video
1.2. Zenciler müzikte ve sporda çok başarılı
1.3. "Kader" üzerine harf oyunlu cin gazete manşetleri (Kader'de varsa düzülmek...)
2.1. Eğitim, devletin yurttaşlarına sunduğu bir lütuf değildir. "Hadi yine iyisin, seni eğitiyorum, kıymetini bil" diyemez. Görevi o, zorunluluğu o. Eşek yüküyle vergi almasını biliyorsa, sunacak hizmetlerini. Anarşist yapmayın adamı bu yaştan sonra.

30 Haziran 2009 Salı

83. Gazi Miramis'in


Türk atçılığının derbisi olan "Gazi Koşusu" 28 Haziran günü Veliefendi'de yapıldı. Birçok rekora da sahne oldu Veliefendi, gerçi bunlar pistte değil hipodromda ve TJK'nın kasasında oldu. 40 bin izleyici ile birlikte tarihi günlerden biri yaşanırken, TJK'nın kasasına gün içinde 11 milyon liranın üzerinde para girdi.


Gelelim büyük koşuya... Koşu öncesinde belirgin bir favori olmamasına karşın en çok ismi geçen atlar Miramis, MonteNegro, Chi ve Rokoko'ydu. Selim Kaya'nın kariyerinde Gazi kazanmadığından daha istekli olacağı ve atı da fena durumda olmadığı düşünülünce Rokoko biraz daha öne çıkmıştı yarıştan önce. Ancak yarışta son 200 metrede bariyer dibinden mermi gibi fırlayıp gelen Miramis büyük derbiyi kazandı. Uzuna gitmeyen -ya da gitmediği söylenen- Sri Pekan yavrularından da bu koşuda 5 at olması oldukça ilginç bir ayrıntıydı.


Gökhan Kocakaya, henüz 22 yaşında olmasına rağmen Miramis'le zafere ulaştı. İkinciliği büyük bir sürpriz yaparak aprantisi Tugay Alıcı ile Çakılhan, üçüncülüğü dünyaca ünlü jokey Frankie Dettori ile Chi, dördüncülüğü ise Özcan Yıldırım ile Zeev elde etti.