19 Eylül 2009 Cumartesi

61st Emmy Awards


61. Emmy Ödülleri pazar gecesi sahiplerini bulacak. Sunuculardan birinin Neil Patrick Harris olacağını söyleyerek ödül törenini izlemek için bir sebep daha vermiş olalım insanlara... Yanında da Kathy Griffin olacakmış, o da komik bir abladır.

Aşağıdaki videoda da Stewie, Brian'a Emmy için oyunu kime vereceğini soruyor ve olaylar gelişiyor. Aynı formatta altı tane video var, "Family Guy"ın her rakibi için çekilmiş birer tane. Ama "Weeds" ile ilgili olanı sadece 24 saniye sürüyor. Portakal suyuyla içeri giriyor Stewie ve "Oh fuck this, I'm not doing one for fucking Weeds" diye bitiriyor videoyu. Yine de Brian'ın olduğu gibi, jürinin oyunu alması da kolay olmayacak "Family Guy"ın. "30 Rock" ve "The Office" kapışır gibi, "Flight of the Conchords" nasıl bir şey onu hiç bilmiyorum gerçi...


Altta önemli adaylıkları dizdim, kendimce favorileri de italik yaptım. Kişisel düşünce tabi. Etrafta "House" apaçisi bile var, korkuyorum anne... Bir de "Yunanlılar" eledi bizi, hakem golümüzü yedi anne.

Adaylara bakınca da, öyle nasıl olmaz dediğim pek birileri yok gibi. Bu Charlie Sheen kimi tanıyor, onu merak ediyorum ama...

Drama:
Big Love
Breaking Bad
Damages
Dexter
House
Lost
Mad Men

Komedi:
Entourage
Family Guy
Flight of the Conchords
How I Met Your Mother
The Office
Weeds
30 Rock

Varyete:
The Colbert Report
The Daily Show with Jon Stewart
Late Show with David Letterman
Real Time with Bill Maher
Saturday Night Live

En İyi Erkek Oyuncu (Drama):
Bryan Cranston, Breaking Bad
Hugh Laurie, House
Gabriel Byrne, In Treatment
Michael C. Hall, Dexter
Jon Hamm, Mad Men
Simon Baker, The Mentalist

En İyi Kadın Oyuncu (Drama):
Elisabeth Moss, Mad Men
Glenn Close, Damages
Sally Field, Brothers and Sisters
Mariska Hargitay, Law and Order
Kyra Sedgwick, The Closer
Holly Hunter, Saving Grace

En İyi Erkek Oyuncu (Komedi):
Jim Parsons, The Big Bang Theory
Alec Baldwin, 30 Rock
Steve Carell, The Office
Charlie Sheen, Two and A Half Men
Tony Shalhoub, Monk
Jemaine Clement, Flight of the Conchords

En İyi Kadın Oyuncu (Komedi):
Toni Collette, United States of Tara
Tina Fey, 30 Rock
Julia Louis-Dreyfus, The New Adventures of Old Christine
Sarah Silverman, The Sarah Silverman Program
Mary-Louise Parker, Weeds
Christina Applegate, Samantha Who?

17 Eylül 2009 Perşembe

The Dreams We Have As Children



Klavyenin başına ne zaman geçsem, Oasis'in dağılmasıyla ya da Oasis'in benim hayatımda işgal ettiği yer ile ilgili yazmak istiyorum. Fakat Gallagherlar'ın hak ettiği tarzda 'cool' bir yazı yazamayacak olmak endişelendiriyor, cesaret edemiyorum. Ayrıca konuya objektif yaklaşamadığımdan dışarıdan bakanlar için fazla fanatik bir yazı olabileceği ihtimali de meşgul ediyor zihnimi. Kaçacak bir delik ve demirleyecek bir liman ararcasına yeni şeyler bulmaya, karalamaya çalışırken yine kendimi bu adamların yanında buldum.

"The dreams we have as children", Oasis'in "Fade Away" adlı muazzam şarkısından bir dize. Noel Gallagher'ın Londra'da verdiği bir akustik konserin kayıtlarından oluşan albümün gelirleri hayır kurumuna bağışlanacakmış, bağışlanmıştır çoktan da. 15 Mart'ta çıkmış. Kaç sattı, ne bağışlandı, bilemem. Fakat, grubun dağılmasının akabinde gündeme gelen Noel'in solo çalışmalarını merak edenler için güzel bir giriş olabilir. Playlist fazlasıyla ilginç, Oasis'in markalaşmış şarkılarının yanı sıra The Beatles, The Smiths ve The Jam gibi efsanelerin, "All You Need Is Love", "There Is A Light Never Goes Out", "The Butterfly Collector" gibi uzun isimli ve efsanevi şarkılarını coverlamış. "The Butterfly Collector" ve "All You Need Is Love"da büyük usta Paul Weller'la düet yapmış, çok enteresan işler çıkmış. Özellikle The Smiths coverı müthiş olmuş. Morrissey'den sonra bu şarkıyı bu kadar güzel söyleyebilen tek insandır Noel Gallagher, muhtemelen.


Fakat, her şeyden önce, her şeyden ayrı olarak, albüm isim olarak muhteşem. Oasis'in tüm kariyeri "hayal etmek" üzerine kurulu desek yanılmayız sanırım. Doksanların başında, doksanların sonunda olacakları, o yeri hayal eden bu çocuklar için bu sözcüğün anlamı çok daha fazladır kuşkusuz. Hayatını 'rock star' olmaya, efsane olmaya adamak ve bunu daha yirmili yaşlarında başarmak. Çoğumuz için asıl budur galiba hayal olan. Neyse, bu kadar duygusal satırdan sonra Liam Gallagher'ı bir yerde yakalayıp şu cümleleri okutsak küfredip döverdi beni herhalde. Ama maalesef, seni çok sevsem de, bu yazı senin için değil Liam.

Noel için başlamıştık, öyle bitirebiliriz. Dağılmayla ilgili yazısında ''A dream come true'' diyerek tanımlamış geçen 18 yılı. Öye mutlaka, ama biten de bir şey yok, bu albüm onu tam tanımayanlara ya da bilmeyenlere anlatacaktır ne kadar üstün yeteneklerle donatılmış bir müzisyen olduğunu. Herkes Oasis'i ilk Liam'ın sesinden sever ama derinlere inmeye başladıkça gördüğümüz şey Noel Gallagher'dır. Sözleridir, besteleridir, bazen de o güzel sesidir. Bazen "The İmportance Of Being Idle"ı yazan adam olması bile yeterlidir.


Yakında çıkartacağı solo albümünü merakla beklediğimizi de bir kez daha belirtelim. Bir de Türkiye konseri sıkıştırsa araya değmeyin keyfimize.

David vs. Goliath: Polska


"We don't have any of the big name players with all the big reputations, but we do not give up. That's for sure. We're like termites in a house, and it's tough to get rid of termites. We're not so great but we try hard."


"Can we win the title? No. We are nowhere near going all the way, but we have upheld the pride and the reputation of Russian basketball. If you asked me do I think we can repeat I would say certainly not, but if you asked me can we compete, then yeah."

YouTube Milliyetçileri Müjde: Türkiye-Yunanistan


Blogger'a erişememe muhabbeti biraz can sıktı bugün. Dünün bahanesi de İbrahim Üzülmez idi tek başına kendi adıma. Mithat bayan tenisinde sadece bacakları güzel olanların, erkek tenisinde ise sadece Roger Federer'in maçlarını izleyen bir otorite olarak -hayır, bu ikisi arasında bir bağlantı kurmak istemiyorum- Juan Martin Del Potro'nun şampiyonluğuna sallamış. Ayıp etmiş...

Neyse biz Eurobasket yazalım biraz. Bugün özelinden giderek, ikinci turla birlikte rakipler sertleştikçe su yüzüne çıkan bazı problemleri listeleyelim en azından. İyi şeylerden de bahsederiz, Yunanistan eşleşmesine de bir göz atarız gerekirse.


- Fikir değiştirdim, öncelikle eleminasyon safhası öncesindeki en büyük avantajımızdan başlıyorum. Milli takımın ilk turdaki görüntüsü ile ikinci turdaki görüntüsü arasında istatistik kağıdına bakınca büyük bir fark varmış gibi gözüküyor. Sadece maçlarda atılan sayı ortalamalarına bakmamız bile bunu söylememiz için yeterli olabilir. Fakat durum pek istatistik kağıdında göründüğü gibi değil. Litvanya maçının ilk yarısını ayrı tutacak olursak, bu takım bu turnuvada istediği her zaman kendi oyununu rakibe kabul ettirmeyi başardı. Polonya ve Bulgaristan maçlarında erken açılan fark sonrası aynı düzeyde savunma yapmak fuzuli bir enerji sarfiyatı olurdu, o yüzden orada yapmadık bunu. Fakat bir savunma takımı olarak her maçta tempoyu düşürüp, hücumları 24 saniye sonunda kullanma eğiliminde olduk. Savunma sertliğimizin, özellikle de guardlara yapılan baskının bir getirisidir ki maç başına 7 top çalma ortalamasına ulaştık ve buralardan fena sayılmayacak bir fast break katkısı aldık. Bunların tamamını iyi değerlendiremedik ama skorda kilitlendiğimiz zamanlarda yardımcı olduğunu da gördük bu kozumuzun birkaç kere. Bunları bir kenara koyuyorum ve geri kalan hücumlarda topun en az bir kez içeriye indiğini, oradan tekrar dışarı çıktığını falan görebiliyorum. Düşük tempoya uygun bir savunma takımı olduğumuzu sonunda kabullenmişiz ve İspanya'yı 60 sayıda tutan bir performansa önayak olan da bu mantalite olmuş. Bunu kabul etmek istemeyenler veya başarıyı rakipleri kötü günlerinde yakalamamıza yoranlara ise şiddetle Polonya-İspanya maçını izlemelerini öneriyorum. Elbette Polonya oyuncu kalitesi bakımından bizim takımımızla kıyaslanabilecek bir takım değil. Fakat İspanya'ya karşı yüksek tempolu oyun tercihinin nelere yol açtığının canlı kanıtı oldular bugünkü maçta.

- Polonya demişken, Marcin Gortat'ı çok beğenirdim ve kendisine karşı özel bir sempatim de vardı. Ligin en underrated uzun yedeği olarak başladığı sezonu, Orlando'nun finale kadar uzanmasıyla aynı kategorideki en overrated -en azından en overpaid- oyunculardan biri olarak tamamladı. İyi günlerde harcasın tabi de konu bu değildi. Bugün Irmak Kazuk mikrofon uzattı kendisine. Tanınırlığı oldukça yüksek bir NBA oyuncusu olarak Türk takımına iyi dileklerinin ardından şöyle bir bitiriş yaptı aşağı yukarı: "Kadroda Tunçeri ve Türkoğlu gibi büyük tecrübeler var. Aynı zamanda önemli gençler de var ve istikrarlı olarak katkı veriyorlar. Ve o Aşık denen çocuk... Bana iyi bir ders verdi bizim maçta." Herkes karşısındaki oyuncuyu onurlandırma konusunda bu kadar açık fikirli olmayabiliyor, çok sevdim bu davranışı. Hele de bu övgünün genç bir oyuncu için yapılmış olması iki kat değerli...


- Oyunumuzun sıkıntılı yanlarına da geçeceğim de hava çok sıcak burada. Ya da bende bir problem var. Bu arada... Burası İstanbul! O reklama uyuz olan sadece ben değilimdir umarım. İstanbul'un gerçekleriyle biraz daha barışık olmalı söz konusu firma her şeyden önce. Hiç bilmeyen biri de siparişe özel üretim yapan, tüketici profilini de bienalden çıkamayan insanların oluşturduğu bir firmayla karşı karşıya olduğunu zanneder. Böyle şeylere tepki veren bir halk olabilse pazarlama açısından da mantıklı bir reklam değil yani de her şeyden önce çok eğreti. Zamanım olsa alternatif bir İstanbul videosu çekip, sonuna yerleştirebilirdim aynı sloganı... Burası da İstanbul.

- "Paniğe gerek yok, sadece İstanbul'da sonbahar" diyorlar...

- Bugün Engin-Sinan ikilisiyle başlamanın bir mantığı var mıydı diye çok kısa bir süre düşündüm. Sonra Bogdan Tanjevic gerçeğini hatırladım. Ömer-Sinan değişimini kabullenebilirim, fakat Kerem-Engin değişiminin sahada bir geri dönüşü olmasını bekleyenler mi vardı teknik ekip içinde ve bu bekleyenlerden biri Tanjevic miydi diye sormak da istiyorum. Maçın başlangıcında yediğimiz kötü seri sebebiyle söylemiyorum bunu, durum farklı da olabilirdi her şeye rağmen. Ama ilk beşin son üç maçtır en iyi işleyen parçasıyla ne alıp veremediğimiz var bilmiyorum. Sakat desen değil, faul problemine rağmen 20 dakika oynayabilmiş. Dinlendirmek istiyor desen değil, belki de bugüne kadar oynadığımız en önemli maçı oynuyoruz. Birilerini dinlendireceksek bunun yeri Sırbistan maçı olmalıydı. Biz ne yaptık? Sakatlığı nedeniyle zorlandığı her halinden belli olan ve şut ritmini yakalayamamış yıldız oyuncumuzun limitlerini test ettik. 38 dakika sahada tuttuk kendisini... Sonra Sırbistan'ı yendik. But in the end, it doesn't even matter.


- Çapraz grupta Rusya'nın ikinci tur performansı ve turnuvadan beri kendini bulmaya çalışan favori İspanya'nın kaybettiği ekstra maçlar çeyrek final tablosuna da yansıdı ister istemez. Turnuvanın şu anda -en azından bana- işaret ettiği iki favori takım çeyrek finalde eşleşti her şeyden önce. Biz Yunanistan eşleşmesini görünce bunu hak etmediğimizi düşündük ilk olarak. Peki Fransızlar ne yapsın? Bir de alternatif düşünce oluştu... "Şampiyon olmak istiyorsak, bu takımları eninde sonunda yenmeliyiz" şeklindeki moda söyleme madalya ile gayet de yetinebilecek biri olarak pek itibar etmiyorum.

- Tanjevic bu turnuvada oyuncu değişiklikleri konusunda nispeten daha tutarlı bir görüntü oluşturunca, bazı yorumcular Tanjevic'in rotasyon sevdasını bir mit olarak lanse etme çabasına giriştiler. Ya da gerçekten kendileri de unuttular eski yaşanmışlıkları. Halbuki 2007 yazına gitmeleri falan da gerekmiyordu, mayıs ayında kulübüyle geçirdiği başarısız final serisini akla getirmek yeterli olabilirdi. Biz iyimser olmayı tercih ediyoruz yine, fakat Tanjevic'in rotasyon sevdası bir şehir efsanesi değildi hiçbir zaman.

- Bu rotasyonda hak ettiğini alamayan bazı isimler var halen. Barış Hersek ve Bekir Yarangüme ekstrem durumlar dışında süre almayacak gibi gözüküyor ilk planda. Sırbistan maçında Bekir'in yararlı olabileceğini düşündüm aslında, özellikle de Novica Velickovic'in savunmasında. Hidayet'in o kadar kötü bir gününde şans verilebilirdi... Fakat 10 kişilik bir temel rotasyon iyidir bu çapta bir turnuvada. Fazlası zarar... Semih Erden'i Bulgaristan maçıyla birlikte daha fazla oyunun içinde görebildik. Fakat ülkeden gelen tebrik telefonlarından mıdır nedir, bu sefer de kendini olduğunun üzerinde görmeye başladı sanıyorum. İspanya maçından sonraki açıklamaları bu yöndeydi net biçimde. Osman Sakallıoğlu soruyu direkt sormaktansa, saçma sapan da olsa bir bağlama cümlesi kuruyor öncesinde. Ona mikrofonu uzatmadan önce de Pau Gasol'den falan bahsetti nedense. Semih'in cevabı daha komikti ama: "Onun kim olduğu maç öncesinde benim için önemli değildi, gözümde de fazla büyütmedim. Sonunda kazanan ben oldum." Öyle bir anlatıyor ki. Gören bizim Semih, Pau'nun façasını öyle bir bozmuş ki İspanyol telefonunu kapatıp kendini odaya kilitlemiş sanacak... Ben? Üst düzey yardımlaşmalı bir savunma gördüğümüz, takım kimyası için çokça umutlandığımız o maçtan sonra "ben" diyebilecek tek adamdı heralde Semih. Fazla da abartmamak lazım maçın heyecanıyla verilmiş bu demeçleri. Yine de Semih'ten duyunca kulağa çok da yabancı gelmiyor ve altını çizmek gerekiyor.


- Semih konusunun dozunu ayarlayamamışız. Asıl bahsetmek istediğim şu ki Semih'in Bulgaristan ve İspanya maçlarındaki performanslarına olması gerekenden fazla değer verildi ve Oğuz Savaş gibi bir adam defterden çabuk silindi kanımca. Tam olarak silinmedi tabi, fakat İspanya ve Sırbistan maçlarında erken faulleyerek çıkmışken bu maçta neden 7 dakikada kaldığını pek açıklayamıyorum. Erazem Lorbek'i hem fiziğiyle, hem de dış şutu savunabilme özelliğiyle en çok zorlayabilecek adamdı. Hücumda da sahneden uzak kaldığı üç maçtan sonra, bugün onu işin içine tekrar dahil edebilmek çeyrek final öncesinde galibiyetten bile önemli olabilirdi. Şimdi Yunanistan'ın 5 numara pozisyonunda bu turnuvada en çok ön plana çıkan oyuncu Sofoklis Schortsianitis için Oğuz'dan daha iyi bir çözüm olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Peki turnuvaya gayet iyi başlayan, Litvanya ve Polonya önünde takımın en iyilerinden olan Oğuz şu anda bu göreve hazır mı? Konsantrasyonu onu faul probleminden uzak tutmaya yetecek düzeyde mi? Sahada uzun süreler kalmanın gerekliliklerini yeniden hatırlayabilecek mi? Bu soru işaretlerinin hala soru işareti olarak kalmasının sorumlusu da kenar yönetim ne yazık ki...

- Biraz da acıkmaya başladım. Uyku düzensizliğinin böyle bonusları da oluyor yanında... Yunanistan maçında bizi nelerin beklediğine yarın akşam değineyim ben. Belki birer birer eşleşmelere de değinirim. O zamana kadar, şuradaki Yunanistan ön incelemesine yollayayım sizi. Beklentilerimi genel olarak doğrulayan, hücumda fazlasını da veren bir Jonas Kazlauskas takımı oldular turnuvanın geride kalan bölümünde. İki ihtimalli maç!

- Yazıyı bitirdikten sonra aklıma geldi, en uygun boşluğun burası olduğuna karar verdim. Zor bir karardı... Son topu beğendim ben, milli takımımız ve hatta kulüp takımlarımız -çeyrek sonları da dahil olmak üzere- bu kadar boş pozisyon bulamazlar son hücumlarda. Ender Arslan'ın bir gözyaşı damlası ihtimali vardı, o sorumluluk alabilirdi. Bu turnuvada neredeyse hatasız yaptığı işi bir kez daha yapması gerekiyordu sadece. Emin değilim ama önündeki uzunlar görüşünü engellemiş olabilir. Ya da böyle bir şey olabileceğini düşünüp, maçı bitirme fırsatına sahip Engin Atsür'ü de köşede gayet iyi pozisyonda görünce bu tercihi yapmış olabilir. Ne Ender'in seçimini, ne de Engin'in şutunu sorgulayabilirim. Engin de bu turnuvada da, milli takım kariyerinde de kritik dış şutları ekseriyetle skora dönüştüren bir arkadaşımız. Oyuna soğuktu falan da, oyuna sıcak olanlar zaten bir ya da iki yeşil formalının kontrolündeydi. Engin'e boş pozisyonu yaratan da Hidayet üzerindeki yoğun ilgiydi zaten. Ersan İlyasova için de benzer bir durum söz konusuydu. Ne yani, sırf elleri daha sıcak diye Ender penetresinin sonunda potaya sırtını dönüp bu adamları mı arayacaktı? Daha iyi bir set çizilip Hidayet-Ersan ikilisine müsait pozisyon yaratılabilirdi. Böyle derseniz kabul ederim. Ancak, saha üzerinde oyuncuların verdiği kararlar ve aldığı inisiyatiflerde bir hata görmüyorum. Tabi ki ideal oyunu oynadığımızı da iddia etmiyorum. Hatta bu setin çizildiğinden de emin değilim, muhtemelen başka şeyler düşünülmüştür.


- Slovenya maçını neden kaybettik peki? Aslında Sırbistan maçından farklı bir şey yapmadık. Ancak Sırbistan'da Uros Tripkovic'in acemice faulleri sonrasında şut atabilen bir kısa kalmadı. Milos Teodosic'in en güçlü yanlarından biri değildir zaten dış şutu, Milenko Tepic de bu turnuva özelinde normaldekinden daha da kötü bu alanda. Hal böyle olunca iş tamamen Velickovic'in el üstünden attığı şutlara kaldı dış üretimde. O da iyi soktu Allah için. Fakat bugün Goran Dragic ve Domen Lorbek'in eksiklikleriyle ortaya çıkan Sloven takımı bu konuda sıkıntı yaşayacak en son takımdı belki de. Neyse ki onlar da skorda farka ulaşınca, hücumları skor için değil de süre için oynamaya başladılar. Bu psikolojinin sonucunda da basketle sonlanan hücumları da dahil olmak üzere 24 saniyenin sonunda top kimin elindeyse potaya gönderir oldu. Onlar da söylenenin aksine turnuvadaki en iyi maçlarını falan çıkarmadılar. Maçın büyük bölümünde alan savunması yapan bir takıma karşı bundan daha iyisini yapabilecek malzemeye sahiptiler. Ancak yine oyun kurucular bu tarz oyunu dikte etme noktasında sınıfta kaldılar. Jaka Lakovic hiçbir zaman saf bir oyun kurucu olamayacak. Beno Udrih sakatlanmasa bu takım ciddi final adayı, hatta şampiyonluk adayı bile olurdu kağıtlar karıldığında. Şimdi onun yokluğunda da Rusya, Sırbistan ve Hırvatistan ile birlikte kolay bir yola girebildiler final için. Dörtlünün en iyi takımı görünümündeler, fakat oradan kim çıkarsa çıksın sürpriz olmaz. Bizim taraftan biz çıkarsak sürpriz olur ama mesela...

- İhsan Bayülken'in günden güne artan şu "ekstra" muhabbetleri kabak tadı vermeye başlamadı mı? Bostjan Nachbar tabi ki basket bulacak. Alan savunması yaptığın bir gecede de rakipte ileri adımı atacak isim olma konusunda en büyük aday yine Nachbar olacak. Sahada Türk milli takımının yaptığı savunma tercihi düşünülecek olursa ortalama bir katkıydı Boki'den gelen. Bunu Polonya maçında da yaptı coach eskisi, "Gortat-Logan ikilisinden gelen basketlere eyvallah, ama diğerlerinden bunları yememeliyiz Murat" dedi durdu. Bu maçta Gortat-Logan gitti, Lakovic-Lorbek geldi. Basketbol böyle bir şey olsaydı, Steve Kerr falan eve ekmek götüremezdi yıllarca. Merak ediyorum, biz Ömer Aşık'tan falan sayı buldukça benzer konuşmalar yaşanıyor mu yabancı televizyonlarda: Hidayet ve Ersan'dan yiyelim hep, diğerlerinden yemeyelim, ekstra olur, hazımsızlık yapar. Netteki hız farkı.

- Kendime Not: Böyle maddeler halinde yazınca daha uzun oluyormuş. İnsanlar okumuyor sonra, eski sisteme geri dön.

16 Eylül 2009 Çarşamba

15 Eylül 2009 Salı

Tam O Sırada Başka Bir Yerde


"Birçoğumuz yeniden çocuklaştık. Bunu yapmak için herhangi bir çaba harcamadığımızı anlamalısın. Bilinçli olarak yapılan bir şey de değil. Ama umut yok olunca, herhangi bir şey umabilme umudu bile yitince, ortaya çıkan boşluğu doldurmak ve ayakta kalabilmek için insan düşlere, çocukça düşüncelere, olmayacak masallara sarılıyor. En kaşarlanmış olanlarımız bile bunu önleyemiyor. Patırtı gürültü yaratmadan, herhangi bir giriş yapmadan ellerindeki işi bırakıp oturuyor, yüreklerinde biriken isteklerden söz etmeye başlıyorlar..."

Son Şeyler Ülkesinde, Paul AUSTER
Çeviren: Armağan İlkin

Deli Potro (aka La Torre de Tandil)


Federer'e mütevazı bir miktar bahis oynamışım. Kafama "RF Cap"imi geçirmişim. (Amerika'dan getirttim lan!) Önümde buzlu badem, arkada boş küvet. Galibiyetten gayet eminim. Yanımda oturan babamın "Ace mi o?", "Sert vurdu ha!", "Öff o kaçar mı be!" gibilerinden tenis alemine dahil olma çabalarını "Harçlar yarın yatıyormuş", "Polonyalı kıza vur kaç yaptım, çocuğumuz olur mu?" gibi usta hamlelerle boşa çıkarıyorum. Ama mutlu değilim. Yanlış bir şeyler var.

Ömer Onan!
Türkiye-Sırbistan maçı ile US Open finali çakışınca dönüşümlü izledik mecburen.
Her takımda bir oyuncuya taktığımı söyleyen bayağı bir kişi var çevremde. Külliyen yalan. En az 2 kişiye takıyorum zira. Ayrıca genel olarak insan sevmiyorum.

Barış Özbek ve Albert Camus hakkındaki makalemde (geçen yılın en çok atıfta bulunulan makalesidir bu arada) Barış'ın neden Galatasaray'da ilk onsekize girebilecek kalitede olmadığına dair herhangi bir açıklama yapmamıştım. Ömer için de bir açıklama yapmıyorum. Sonuçta açıklama yapmak zorunda değilim. Tohumunuza para saymadım. Ömer Onan, milli takım seviyesinde bir oyuncu değildir. Çünkü ben öyle söylüyorum.

Neyse, Federer-Del Potro maçı diyorduk.
İlk sette Federer resmen "çocuklarla maç yapan mahalle abisi" kıvamında oynayadursun, evdeki "oğlum basket maçını aç, yendi işte senin adam" serzenişlerinin desibeli üstel olarak artmaktaydı. O yüzden ikinci setten devam ediyoruz.

İkinci setin özeti: Bal.
US Open finaline ulaşmayı başarmış bir oyuncunun yaptığı sağlam vuruşları "bal" olarak nitelememi saçma bulanlarınız olabilir. Ancak ikinci sette durum 5-4 Federer lehine iken (üçüncü çocuğum kız olursa ismini "lehine" koyacağım) Del Potro efendi pek asabi bir passing shot attı. "Out" çığlığı üzerine arsızca da itiraz etti. Maçın 3-0 Federer galibiyeti ile bitmemesinin yegane sebebi de odur. Diğer balık passingi hiç saymıyorum bile.

Üçüncü set:
ESPN mi lan burası? Tek tek set analizi mi yapacağıdım.


Federer'in maçı kaybettikten sonra karalar bağlamasını beklemiyordum da sanki ben kaybettiğim üç kuruş için daha fazla üzüldüm, o beni biraz etkiledi. 15 tane Grand Slam kazanmasının bunda ufacık bir etkisi olabilir.

Günün alıntısı:
"If I weren't an atheist, I'd think Federer was god."

"Yensen de yenilsen de" geyiği yapmıyorum. Yener zaten o bir dahakini. Çok pis yenecek hem de.

Beşiktaş-ManU var şimdi. Sık görüşelim.

Yeni Yazıhane Diyorsak...

Bir yılı geride bıraktığımız gibi soluğu yeni tasarımda aldık. Kubilay Kahveci'nin yeni oyuncakları için buradan yakın. Yazıhan...