3 Kasım 2009 Salı

21:45 İnönü


Duyduğum ilk günden beri gitmek istediğim 123 konseriyle çakışmasa olmazdı. İsmail Köybaşı da yokmuş, bir de Mert Nobre falan başlar... Kazansak bari.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Brazzaville in Istanbul




the russian flag has a two-headed eagle on it. one of the heads faces west and the other faces east. i have always thought that this symbol perfectly describes the russian character, western in appearance and asian in nature. for some reason, russia was the first country to embrace brazzaville’s music on a large scale. perhaps it is because the music of brazzaville also has one head pointing west and the other east.

my father’s family was canadian of mostly english and scottish ancestry. my mother’s family was made up of jews from eastern europe and russia. i grew up in central los angeles, in the koreatown neighborhood. there were people from many different cultures living there. there were filipinos, mexicans, koreans, chinese, armenians and thais. their music, food and languages had a huge effect on me when i was a teenager. i think that’s why i write so many songs about those formative years in los angeles. i always felt as if i was at a kind of cultural crossroads, as if i didn’t really belong anywhere and thus felt at home almost everywhere.

in some strange way, istanbul reminds me of the los angeles of my youth. i think that there is no city on earth that better exemplifies the meeting of opposites. like russia it has one foot in asia and the other in europe. it has a secular constitution and a large number of people who are very religious. in addition to turks one can find greeks, armenians, bulgarians, russians and arabs. there are various types of christians, jews and muslims. depending on what part of the city you are in, you can feel like you are either in the 21st century or the 17th. it seems like cats rule the european side and dogs rule the anatolian side.

my first contact with turkey came in the form of an email from a girl named zeynep yosun akverdi. she sent me a photo of the inside of an airport that she said she had taken while listening to brazzaville. i wrote her back saying that i would send her some cds and th at i would be happy if she copied them and shared them with anyone she wanted to. i told her that if we became popular there, perhaps we would come and play a concert in istanbul one day. as it turns out, her sister worked at radio eksen and in no time at all they were playing our music on the radio. soon afterward, i was contacted by aylin güngör and james hakan dedeoglu from bant magazine. they said that they had been fans for a long time and asked me to do an interview. aylin told me that she was the one who first discovered brazzaville in turkey. she said that she had been doing a search on the internet for the song brazil and she ran across brazzaville. thankfully for us, she decided to click on it, and thus change our futures forever...

aylin and james then set about looking for a way to bring us to istanbul. they approached pelin opcin at the istanbul jazz festival and she agreed to bring us to play the festival in july of 2005. pelin booked us to play two shows at babylon and aylin and james booked a third show at nublu. paris combo had to cancel their show at the last minute and we ended up playing a third show at babylon. so in our first trip to istanbul we played four shows in one week.

over the next few years i came to turkey and played solo shows and shows with local musicians. i tried to get turkish labels interested in releasing brazzaville’s music but none seemed to want to. amazingly, even without any cds available for sale in turkey, our popularity continued to grow. it was a great example of how the internet can be a wonderful thing for independent musicians.

through aylin and james, i met many interesting artists and musicians. one is an artist named sadi guran. he did several beautiful t-shirt designs for us. another is the musician/producer deniz cuylan from the group portecho. it was deniz who originally had the idea of doing a brazzaville/turkish musician collaboration record. it took a couple of years for us to actually get it together, but in the winter of 2009 i spent 2 weeks with deniz and his friend ali riza sahenk, a musician/producer/engineer, recording the vocals and the basic tracks for what would eventually become brazzaville in istanbul. deniz played some of the rough mixes for the folks at doublemoon and happily they said that they were interested in releasing the record.

deniz and i had many long conversations about what we wanted the record to sound like. he wanted to be sure that it didn’t turn into some cheesy “turkish delight” project. in the end, i think we just ended up just flying blind, which, i think, is the best way to work. we used the rhythm section from the band “123” (feryin kaya on bass and berke can özcan on the drums). we brought in singers (miray kurtulus and selen hünerli as well as ekin sanac, berna göl from kim ki o) and a violinist (ceren aksan). kenny lyon, my original guitar player from los angeles played on several of the tracks. deniz traveled to new york and recorded smokey hormel and alev lenz. later, back in istanbul, he brought in the big turkish guns, salih nazim peker (saz) and turgay özdemir (flute, mey) as well as sarp keskiner (mandocellos).

i have never finished a record without feeling that i have failed in some way and this one is no exception. i only hope that you might find some moment of beauty on it, some track that might feel like a cool breeze off the bosphorus on a hot summer evening.

yours faithfully,
david arthur brown
september 2009
barcelona

More News from Nowhere #7


NBA sezonunun açılmasıyla o özlediğimiz rutinin içerisine girdik yeniden. Biraz da karşı koyamadığımız bir yaşam biçimine kendimizi bırakıvermek şeklinde gerçekleşiyor artık bu süreç sanırım. O yüzden 'özlemek' de doğru fiil olmayabilir... Bu konuda yalnız olmadığımızı bilmek her şeyi daha da kolaylaştırıyor.

İlk haftalar heyecanın tavan yaptığı dönemlerdir. Takımların yeni transferleri ciddi bir maçta görücüye çıkar, zihnini yeni oyuncu-forma kombinasyonlarına adapte etmeye çalışırsın. NBA TV "Premiere Week" kapsamında gecede iki maç yayınlayarak bu heyecanı kamçılar, hatta "League Pass" fasilitesi de bir süreliğine bedava olarak sunulur basketbolsevere. Fantezi oyunlarda rekabet başlar, ilk haftaya bir başka bilenirsin insan doğası gereği. FA takibinin en yoğun olduğu dönemlerdir, seçtiğin oyuncuya güvenmekle 'geliyorum' diye bas bas bağıran yeniyetmeyi seçme arasında dilemmalar yaşarsın. Hayatındaki en büyük karar odur o an için: James Johnson'ı beklemeye değer mi, değmez mi? Aman sabahlar olmasın...


Yine de ancak maçları izlemek için zaman yaratabiliyorum günlük sorumlulukların yanında... Biraz da mevsimlik blog havasındayız bu sebepten, farkındayım ama yapacak pek bir şey de yok.

Beşiktaş-Ankaragücü maçından çıkıp çılgın bir Halloween partisine gittiğim için Knicks-Sixers maçını kaçırmıştım. (Yok, hayatımda böyle derin çelişkilere yer yok.) İnönü'de ilk kez işe yarar sol kanat bindirmeleri görebildiğim için, yürek testi kıvamındaki bu maça gitme kararımdan pişmanlık duymuyorum. İlk onbirde İsmail Köybaşı'nı gördüğümüzde bunu ister istemez, salı günü 19 numara ile bir kez daha test edileceğimize yormuştuk. Fakat bu maçtan sonra sağlıklı bir İsmail'i yanında oturtabileceğine ihtimal vermiyorum Mustafa Denizli'nin. Maç boyunca çok da darbe aldı, ama oynayabilecek durumda olacağını umuyorum aslan parçasının. Denizli de maç sonunda yakın tarihten bir Sinan Engin açıklamasını yeniden yorumlayarak, maçın cumartesi akşamı oynanması üzerinden federasyona giydirmiş. Wolfsburg'un maçını Beşiktaş'tan üç buçuk saat önce oynamış olması bile argüman olarak kullanılmış Denizli tarafından. "Bu maç Beşiktaş'ın maçı değil, Türkiye'nin maçı" söylemi de kulağa çok ucuz gelmiyor mu?


Rüştü Reçber, İbrahim Toraman, Nihat Kahveci ve Rodrigo Tello'nun durumları da belirsizmiş Wolfsburg maçı için. Tello'nun geçen sene ortaya koyduklarını görmezden gelemem, her ne kadar şu anda üstlendiği görev için gerekli spesifikasyonları sağlamadığı aşikar olsa da. Fakat şu dörtlüden ancak İbrahim olanının durumu canımı sıkıyor şu anda... Matias Delgado'yu özlemeyen var mı? Hakan Arıkan'ın kaleyi koruduğu, İsmail'in soldan bindirip Bobo'yu pozisyona soktuğu ve topların da Delgado'da buluştuğu bir takımı hayal ediyoruz ne zamandır bizim Yeni Açık Üst tayfası olarak. Ama Mert Nobre yine oyundan çıkışlarında büyük alkış topluyor, gördüğümüz manzara bu. Neyse ki "Yeter Yıldırım Demirören" ritüeli bir şekilde sürdürülüyor, birçok çarpıklık barındırsa da...

Bu arada Beko Basketbol Ligi'ni izlemek istiyorum, bugün çok da kararlıydım ama olmuyor ne yazık ki. SporMax-SkyTürk ikilisinde ses kısmadan ancak Caner Eler'in yorumladığı maçları dinleyebiliyorum, onların sayısı da oldukça sınırlı. Hele bir Mehmet Ayan komedisi var ki uzun zamandır şahit olduğumuz... Sunumu sırasında kullandığı akıllara zarar tabirlerden bahsedip kendisini rencide etmek de istemem, burayı okumayacak olsa da. Belli ki bir şekilde, yukarıdan gelen bir emirle yapıyor bu işi ve sorunun kaynağının o olmadığı ortada. Fakat artık kendi ülkemin basketbolunu izlemek için kulaklık takmak çok yorucu geliyor. Açıyorum TRT'yi, eğer kanal lütfedip de maçı yayınlamaya karar verdiyse babalar anlatıyorlar da, yorumluyorlar da gayet güzel bir şekilde. Murat Murathanoğlu'nun ACB'de tuttuğu bir takım yok anladığım kadarıyla, zaten İspanyol basketbolcusunu pek sevmez, daha da iyi oluyor bu durum bizim için haliyle. Yiğiter Uluğ'un da uzmanlık alanlarından biri İspanya basketbolu, heralde Türkiye'de ondan daha yetkin bir isim bulmak mümkün olmazdı bu görev için. Tebrik ediyoruz... Bugün de Murathanoğlu'nun Carlos Jimenez için seçtiği "İspanya milli takımında Felipe Reyes'ten önceki Felipe Reyes" tanımını çevirmek için iyi bir uğraş verdi.


Unicaja Malaga'dan da bahsedelim. Beşinci maçlarından da yenik ayrıldılar yerel ligde. Bu sezonki kadro gerçekten çok yetersiz. Sezon öncesinde kaybedilen oyuncular sonrası yapılan olumsuz yorumlar üzerine, transfer seçimlerini beklemeden çok erken konuşmamak gerektiğini söylemiştim birkaç yerde. Ama bazı isimler beni de sadece hayal kırıklığına itti gerçekten. İki sezon önce Kızılyıldız eşleşmesinde Sinan Güler'in façasını aldığı Omar Cook'u, Unicaja'nın ilk beş oyun kurucusu olarak görmeyi düşünemezdim heralde. Yedeği Pooh Jeter da Anadolu kulübünde gol krallığına oynayacak bir guard, büyük takımda iş yapması mümkün değil... Açıkçası Aíto Reneses'in de elinin bulunduğu bu çapta bir organizasyondan beklenmedik tercihler. Joel Freeland'in iyi bir seçim olduğundan bahsetmiştim. İsmi çok tanıdık gelmeyen bu tarz oyuncuları çekip çıkarabilen bir kulüptür Unicaja Malaga. Freeland de onlardan biri olacakmış gibi görünüyor. Üzerinde güneş batmayan imparatorluktan gelen Archibald-Freeland ikilisi gayet iyi bir ikili... Taquan Dean de yakışıklı bir çocuğa benziyor, iyi bir skorer olabilir Euroleague seviyesinde. Ama geçen seneye göre büyük bir düşüş yaşadıklarını yadsıyamayız kadro kalitesinde. Giorgos Printezis de bugün kötü bir sakatlık yaşadı, hafta arasında Efes Pilsen karşısında oynayabileceğini sanmıyorum.

Bu şartlar altında geçen hafta Olympiakos deplasmanında farklı kazanan Malaga'ya rakip olabilecek mi Efes Pilsen? Cevap vermek kolay değil... Efes Pilsen bildiğiniz gibi. Partizan maçında salondaydım da Genel Başkan olmasa, o maçı da verip gruptan çıkmayı riske atacak gibiydi takım. Rotasyonda büyük değişimler olmamasına ve takım erken toplanmasına rağmen birbirinden habersiz bir oyuncu grubu var sahada. Igor Rakocevic'ten kesinlikle verim alınamıyor, bu konuya özel bir yazı yazmayı planlıyorum yakında. Ama rakibin bugünkü kötü görüntüsü sonrası ümitli olmadığımı söyleyemem.


Yenildikleri takım da 'hoca değil etüt abisi' denilen türden bir adamın, Joan Plaza'nın yönetiminde bir takım. Bugün kazanırlarken de takımın iyilerinden eski Beşiktaş oyuncusu Tyrone Ellis sadece ilk çeyrekte etkiliydi mesela. Geçen sezon Euroleague'de izlediğimiz, beğendiğimiz Earl Calloway tanınmayacak durumdaydı. Domen Lorbek'i istatistik kağıdında görünce hatırladım mesela, ne ara girdi çıktı anlamadım. Xavi Rey'i çok kötü durumda bulmadım, sevindim. Ama o da beklenilen adımı atamayan isimlerden, artık Cajasol kadrosunda gözümüzü bugün oynamayan Tomas Satoransky gibilerine çevirmemiz lazım. Oktay elemanla ilgili bir yazı da yazmıştı şurada. Tariq Kirksay kadrodaki bir diğer beynelmilel oyuncu da ben hiç hazzetmem kendisinden... Maurice Ager hala kadrodaysa takım için önemli bir parça, bugün sahada yoktu ve durumunu da araştıracak değilim.

Yine NBA konuşamadık. Bir dahaki yazı öncesinde taslak falan hazırlayacağım, söz veriyorum.

1 Kasım 2009 Pazar

Manu the Punisher!



Bu gece Spurs-Kings maçında salondaki bir yarasa sebebiyle oyun bir süreliğine durmuş. Halloween ile ilgili bir durumdur, burada bir gariplik yok. Manu Ginobili'ninse beklemeye pek tahammülü yokmuş anlaşılan. Havada yakaladığı yarasanın işini iki hamlede bitirirken arkasına bile bakmamış. DeJuan Blair'ın tepkisini de görünce deli cesareti mi desek, ne desek bilemedim. Ama gereksiz bir atraksiyon olmuş sanki, hayvanın da bir kabahati yok.


Bu arada PETA olayı gördüğünde çok olumlu karşılamayacaktır, ceza kapıda...

30 Ekim 2009 Cuma

Güneş Doğudan Doğar


Cavaliers
Geçen sezon çoğu otorite tarafından konferansın ağır favorisi olarak gösterildikten sonra Magic’e toslayan Cavs cephesinde herkes, franchise için en önemli sezonlardan birine girildiğinin farkında. Shaquille O'Neal ligi domine ettiği yıllardan çok uzakta olsa da geçen sezon Suns formasıyla yaptıkları, ölüsünün bile bu ligde nasıl bir fark yarattığının en somut kanıtı oldu. Anthony Parker ile güçlenen arka alan yaz aylarında daha ümitvar görünmekteydi, geçen sezonki play-off döneminde kayıplara karışan Mo Williams'a daha az bağımlı olacaktı takım. Fakat tam böyle bir anda, ancak "GTA" gibi bazı bilgisayar oyunlarında görebileceğiniz bir senaryo ile Delonte West'in iki elinde birer tabanca ve yanındaki gitar kılıfında sakladığı bir pompalı tüfekle motosiklet üzerinde yakalanması işleri farklı bir boyuta sürükledi. West'in çok iyi bir psikolojide olmadığı söyleniyor. Jamario Moon ve UNC mezunu Danny Green rotasyona derinlik katabilir, ancak arka alan oyuncularının LeBron James'e geçen sezon yapamadıkları istikrarlı yardımı yapması yüzüğe giden yolda olmazsa olmaz bir koşul.

Celtics
Doc Rivers ve "Ubuntu" ile 2008 sezonunda uzun süren sessizliğini bozan Celtics, bugünlerde geçen sezon onları dubleden alıkoyan tek sorunun sakatlıklar olduğuna inanmışa benziyor. Paul Pierce da şampiyonluğa giden yolun Celtics'i yenmekten geçtiğini ve tüm NBA için hedef takımın kendileri olduğunu belirtti geçen hafta içerisinde. Kevin Garnett'in sakatlığı sonrasında bir anda sıradan bir play-off takımına dönüşen Celtics, bu sezon onun sağlığına kavuşmasını umuyor ve yeni transfer Rasheed Wallace'ın kazanma karakterine güveniyor. Ancak Garnett'in bu ciddi sakatlıktan nasıl döneceği konusunda fikir beyan etmek kolay olmadığı gibi, geçen sezon kariyerinin en dağınık sezonunu geride bırakan Sheed'in de tekrar ayağa kalkıp kalkamayacağını sadece zaman gösterebilir. Ray Allen ve Paul Pierce birer yıl daha yaşlanmışken Marquis Daniels takviyesi ne kadar kritik olduysa, Glen Davis'i takımda tutmak da bir o kadar önemli bir off-season hamlesi oldu Celtics adına. Birkaç soru işaretini içinde barındırsa da, Keltler’in şu anda konferansı almaya en yakın iki takımdan biri olduğunu söylemek güç değil.


Magic
Son Doğu şampiyonu rüya gibi geçen bir sezonun üzerine beklendiği gibi takımdaki taşları korumaya çalıştı. Ancak FA statüsüne geçen Hidayet Türkoğlu'nun büyük play-off performansı onun piyasasını çok yukarılara çekince, Genel Menajer Otis Smith de piyasadaki en yakışıklı alternatiflerden Vince Carter'ı Amway Arena'ya getirdi. Elbette 2009-10 Orlando Magic, bir sezon önce finale çıkan takımın bir devamı olmayacak. Zira Carter, her ne kadar New Jersey'deki son birkaç yılında olgun bir veterana evrilip karar verme yetisini bir üst seviyeye çıkarmış olsa da, özellikleriyle Hidayet'in ikamesi olabilecek tipte bir yıldız değil. Oyununda Hidayet'ten üstün olduğu noktaların varlığını kabul etmek gerekir, ancak hiçbiri geçen sezon bu makineyi işler halde tutan parça Hidayet'in yerini doldurmasına yardımcı olacak özellikler değil. Stan Van Gundy'nin geçen sezon başarıya giden sistemde değişikliğe gidip daha ortodoks Nelson-Carter-Lewis-Bass-Howard beşine geçiş yapması da söz konusu olabilir. Peki bu, sahada aynı etkinlikle sonuçlanır mı? Ya da sağlıklı bir Boston ve elindeki son kartları oynayan Cleveland bu sezon Florida temsilcisinin aradan sıyrılmasına geçen sezonki kadar kolay müsaade eder mi? Bu soruların cevabının Orlando adına olumlu olması çok mümkün gözükmüyor. Yine de yeni görüntüleriyle en merakla beklenen takım oldukları açık.

Heat
Miami adına hareketli bir yaz geçtiğini söyleyemiyoruz, zaten kadroya yapılacak takviyeden ziyade süperyıldızları Dwyane Wade'in yazın vereceği kararın yönü idi ana gündem maddesi. Güzel sinyaller alındı Wade’den bugüne kadar. Kendi ismini Heat organizasyonuyla birlikte büyütme eğiliminde Wade ki bugünün süperyıldızlarında çok sık görülmeyen bir davranış biçimi bu. Takımın pota altında hala büyük bir derinlik problemi mevcut ve Michael Beasley ikinci sıradan seçilen biri için biraz fazla gölgede geçirdi çaylak sezonunu. Beasley seçildiği sıranın ne kadar hakkını veremediyse, Mario Chalmers da o kadar büyük bir sürpriz oldu Heat adına. Sezon öncesinde Marcus Banks, Chris Quinn falan derken, Kansas mezunu bu genç adam formayı ilk maçta sırtına geçirdi ve sezon sonuna kadar da ilk beşteki yerini bırakmadı. Gelecekten umutlu olmak için iyi bir neden Chalmers.


Wizards
Draft haklarını takas etmemiş olsalardı, seçecekleri isim muhtemelen Ricky Rubio olacaktı. Şu anda bu hakları karşılığında aldıkları büyük bir tecrübe (Mike Miller) ve geçen sezonun ikinci yarısında oyununun üzerine koyup beklentileri yavaş yavaş karşılamaya başlamış kabiliyetli bir guard (Randy Foye) var ellerinde. Her şeyden önce Flip Saunders gibi bir ismin başa getirilmesi büyük iş. Buna Fabricio Oberto gibi FA piyasasından çekilen nokta oyuncuları da ekleyince Wizards'ın başarılı bir play-off takımı olmaması bir şekilde mümkün olabilir: Yıllardır inatla korudukları, takas tekliflerine rağbet etmeyip beklemeyi tercih ettikleri Arenas-Butler-Jamison üçlüsünün yaşayacağı sakatlık problemleri. Agent Zero duyumlara göre bu sefer cidden iyi dönüyor, ancak böyle duyumlara karnı tok başkentli taraftarın. Brendan Haywood bıraktığı yerden devam edebilirse takıma da sınıf atlatır, geçen sezon abilerinin eksikliğinde maç tecrübesi kazanan ve belli dönemlerde cevherlerini gösteren JaVale McGee, Nick Young, Dominic McGuire gibi çocuklar o kayıp gibi gözüken sezonun aslında pek de öyle olmadığını gösterebilirler. Bu sene olacak gibi…

Hawks
Atlanta'nın geçen sezonki konferans yarı finali başarısıyla pik yapan yükselişi bu sezon yeni bir boyut kazanabilir mi? Yukarıdaki üçlü gayet iyi gözüküyor ve bu sebeple sıralama olarak bir gelişim göstermeleri pek de kolay değil. Ancak derece olarak yukarı çıkmaları önündeki en büyük engel, geçen sezon oldukça verimli olan Bibby-Johnson ikilisine katılan Jamal Crawford'un oradaki kimyada yaratacağı olası tahribat bana kalırsa. Crawford lige adım attığı günden beri sıra dışı yeteneklerini sergileyen, kaliteli bir guard. Böyle bir takıma transferi de iyi bir takviye gibi görünüyor kağıt üzerinde. Ancak, Jeff Teague'in draft edildiği bir sezonda bu hamle cidden gerekli miydi, yoksa sadece bu yazı boşa geçirmemek adına bir hareket mi yapıldı, bunun sorgulanması gerek. Crawford eski alışkanlıklarını bırakıp daha dengeli top kullanırsa bu takım bir adım ileri gidebilir. Ancak aksi takdirde Crawford'un hücum ritmi dışındaki şut seçimleri, Flip Murray'inkiler gibi hoş karşılanmaz… Chris Paul'ün geldiği yere bakıp iç çekme safhası çoktan aşıldı, ancak Marvin Williams'ın da sahaya bir şeyler koymasının ve bunu yaparken bir istikrara ulaşmasının vakti geldi.


Bulls
Geçen sezonun sonunda Chicago-Boston eşleşmesi, basketbolseverlere NBA tarihinin belki de en çekişmeli ve kaliteli ilk tur maçlarını seyrettirirken çaylak oyun kurucu Derrick Rose komutasındaki bu genç takım büyük bir heyecan kaynağı olmuştu takip edenler için. Ben Gordon qualifying-offer sonrası takıma büyük bir katkı sağlarken, aynı zamanda kendisi için tatmin edici bir piyasa oluşturmaktan da geri kalmadı. Bunun ödülünü alması için Motown’da onu bekleyen hevesli genel menajerin kollarına atlaması yeterli olacaktı. Takımın eski oyuncularından Jannero Pargo, vasatın altındaki Avrupa macerasından sonra göreve çağrıldı fakat ne durumda olduğu konusunda tahminde bulunmak güç. SF bölgesinde geçen sezonki satışlarıyla açık açık 'bana çok da güvenmeyin' mesajı veren Luol Deng'in arkasında kimseyi göremiyoruz hemen hemen. Çok homojen bir kadrodan bahsetmek güç, fakat potansiyeli bir hayli yüksek olan bu takım -doğru yönetilirse- geçen sezonkine nazaran daha iyi bir play-off koltuğu edinebilir.

Raptors
Son yılların en hareketli yazı olarak geçmesi beklenen 2010 yazı öncesinde Toronto'da da belirsizlik hakim. Chris Bosh takım hakkında konuşurken kullandığı kelimelerle, takındığı vücut diliyle, kısacası her şeyiyle 2010da LeBron James veya Dwyane Wade'in yanına kapak atma arzusunu dışa vuruyor. Fakat kafası karışık bir süperyıldızın varlığında bile yoğun bir mesai harcandı Bryan Colangelo'nun ofisinde. Türkiye'deki eski futbolcu transferlerini andıran bir harekatla Hidayet Türkoğlu'nu Kanada'ya getirdiler ve Andrea Bargnani'yle de 50 milyon dolar karşılığında 5 yıllık bir yenilemeye gittiler. Birçokları DeMar DeRozan'ın lotaryadan seçilmeye yetecek bir kapasitesi olduğundan şüphe duyuyor. Ancak o Toronto'nun beklentilerini karşılayabilir, CB4 da bir şekilde ikna edilebilirse bu yaz kadroya eklenen Jarrett Jack, Marco Belinelli, Amir Johnson gibi yan parçaların varlığında uzun erimde başarıya gidebilirler.


Pistons
Geçen sezon yaptıkları Allen Iverson takasının tutmasını çok fazla kimse beklemiyordu, tutmadı da nitekim. Ancak o hamleyi anlaşılır göstermek isteyenlerin sıklıkla kullandığı argüman, Iverson'ın sözleşmesinin sezon sonunda bitiyor olması ve en kötü senaryo hayata geçse dahi bu sayede açılacak cap boşluğuyla 2009 yazında yeniden kazanan bir takımın yaratılabilecek olmasıydı. Ancak bu ihtimal de kağıt üzerinde kalmışa benziyor. Bugün o 22 milyonluk boşluğun yerinde istikrarsızlık abidesi bir Charlie Villanueva ve şampiyon kadronun elde kalan tek arızasız parçası Rip Hamilton'la aynı pozisyonu oynayan Ben Gordon var. Hala eli yüzü düzgün bir pivot yok. Chauncey Billups'ın takası sonrasında takımın geleceği olarak gösterilen Rodney Stuckey belki kariyeri boyunca gerçek anlamda bir oyun kurucu olamayacak, iyi bir oyuncunun kumaşına sahip olsa da. En azından bu sefer başlarında Michael Curry olmayacak. Yine de yaklaşan sezona umutla bakmak için fazla sebep yok.

Pacers
2008-09 sezonu Pacers için birçok gencin parıldadığı bir geçiş yılı olarak hatırlanacaktır, Mike Dunleavy'nin çeşitli sakatlıklar sebebiyle sadece 18 maçta oynayabildiği bir sezonu dokuzuncu sırada bitirebilmeleri de bu genç oyuncuların performansıyla mümkün olabildi zaten. Danny Granger oyununu All-Star seviyesine çıkarıp yakın gelecekte bu kadronun liderliğini yapacak isim olarak ön plana çıkarken, Roy Hibbert ve Brandon Rush da başarılı çaylak sezonlarını geride bıraktılar. Özellikle Hibbert sezon sonunda bıraktığı yerden devam ederse, Pacers ve NBA kaliteli bir uzun kazanabilir. Geçen sezon beklentilerin aşağıda olduğu bir dönemde kariyerinin en parlak sezonlarından birini geçiren Marquis Daniels tek kayıp gibi gözüküyor, onun yerine kadroya tamamen farklı tipte bir oyuncu olan Dahntay Jones dahil edildi. Earl Watson’la birlikte sahadayken ligin en sert arka alanlarından birini oluşturabilirler. Kolej kariyerinde NBA için en uygun oyuncu olmadığını açıkça gösteren Tyler Hansbrough'yu 13. sıradan seçmek, draft ne kadar zayıf olursa olsun bir risk olarak algılanmalı. Bakalım nasıl sonuç verecek?


Sixers
Geçen sezon Andre Miller takımda en etkileyici istatistiklere imza atan adamdı belki play-off süresince. Ancak takımı yakından takip edenler, bu rakamların Miller'ın oyundaki ağırlığının tam olarak karşılığı olmadığının da farkındaydı. Bu şartlar altında Ed Stefanski'nin 33 yaşında takımı oynatma konusunda problemler yaşayan bir guarda bağlayıcılığı yüksek bir kontrat önermesi düşünülemezdi. Ancak yerinin tam olarak doldurulabildiğini söylemek güç. İlk tur seçimi Jrue Holiday, çok sık rastlanmayan bazı özelliklere sahip ve gelecek vaat ediyor. Ancak UCLA'de 2 numarada geçirilen bir sezonun ardından oyun kuruculuk meziyetleri sıklıkla sorgulanıyor ve bunların haksız olduğunu da söyleyemeyiz. Lou Williams'ın da temel olarak Miller'a oranla çok büyük artılar taşımadığını biliyoruz bu konuda. Burada neler yaşanacağı kritik. En az bunun kadar kritik olan da, iki önemli sakatlıkla geçtiğimiz sezonu neredeyse pas geçen, yaptığı dönüşün ardından da ekstra bir şeyler sağlaması beklenirken takımın ritmini sekteye uğratan Elton Brand'in eski formunu geri kazanıp kazanamayacağı. Bu belirsizliklerden olumsuz sonuçlar çıkarsa Sixers için sezon öngörülenden erken bitebilir.

Bobcats
Geçen sezon franchise tarihinde ilk kez play-off yarışını sonuna kadar götürebildi Bobcats. Larry Brown'ın elinde kaliteli oyuncular var, ancak bunların hiçbiri bir play-off takımına liderlik edebilecek düzeyde değil. Draft edildiğinde Emeka Okafor'dan bu yönde bir gelişme bekleniyordu. Ancak Okafor double-double ile flört eden ortalamalarına rağmen hiçbir zaman bir franchise player ışığı vermedi ve sonunda Tyson Chandler karşılığında Hornets'a takas edildi. Zor anlarda sorumluluk alacak oyuncu eksikliği yaşayan bu takıma bakınca herkes, uzun süre takımsız kalan Allen Iverson'ın Bobcats için ideal bir ekleme olacağını düşünmüştü. Ancak Brown, belki sophomore D.J. Augustin'in dakikalarından kısmamak için mevcut guardlarıyla devam etme kararı aldı. Flip Murray elde bulunmayan bir oyuncu tipiydi, Duke çıkışlı Gerald Henderson da lige en hazır olarak gelen çaylaklardan. Ancak her şeye rağmen kadroya bakıp da bir play-off takımı gördüğümüzü söyleyemiyoruz net olarak. Chandler'ın sağlık durumu önemli olacak.


Nets
Brook Lopez, Devin Harris, Courtney Lee, Terrence Williams ve hatta geçen sezonu vasat geçirmiş olsa da Chris Douglas-Roberts. Kısa vadede büyük hedefleri olmayan, ancak orta vadede yeni bir patron ve yeni bir şehirle yeni heyecanlar yaratma arayışındaki bir takımın elinde bulundurduğu için şanslı sayılması gereken bir oyuncu topluluğu. Bu genç dimağların varlığında limitleri çok belli olmayan bir takım görünümündeler, ancak bahse konu olan Doğu Konferansı olsa dahi play-off konuşmak için henüz erken. Ligin forvet pozisyonunda muhtemelen en zayıf takımı olarak nasıl bir çözüm üretecekler bilmiyorum, fakat biten kontratı sebebiyle alınan Rafer Alston serbest bırakılsa daha hayırlı olabilir. Bu sezon için çok olumlu konuşamasak da, önümüzdeki yaz sahip olacakları -muhtemelen yüksek- draft sırası, istemedikleri kadar fazla cap space ve yeni Rus patronları ile 2011 ve sonrası için hesaba katılması gereken ilk takımlardan biri Nets.

Knicks
İlginç bir sezon bekliyor yine Madison Square Garden ahalisini. 2010 sonbaharında bambaşka bir takım izleyeceklerinin bilincinde destekleyecekler sahadaki oyuncularını. Nate Robinson ve David Lee qualifying offer kullanılarak takımda tutuldu, ancak onların da yeni kurulacak çekirdeğin birer parçası olabilecekleri şüpheli. Böyle bir dönemde en büyük beklenti draft edilen oyuncuları konu alıyor haliyle. Fakat Mike D'Antoni'nin tam saha basketbolunda iş görebilecek Ricky Rubio ve Stephen Curry gibi prospectlerin ıskalanması ve Jordan Hill ile yetinilmesi Knicks taraftarını pek hoşnut etmemişe benziyor. Çok alternatif bir kadroyla play-off yarışını uzaktan takip edip, bazı gençlerin gelişim göstermesini bekleyecekler. Danilo Gallinari'nin performansı da merak sebebi olan nadir şeylerden biri bu sezon için.


Bucks
Geçen sezonun yarısından fazlasını kaçıran eski top pick Andrew Bogut'ın sağlık durumu ile ilgili yine can sıkıcı haberler geliyor. Charlie Villanueva geçen sezon ilk bakışta iyi istatistikler tutturmuş gibi gözükse de, rakamlarını bu kadar inkar eden bir ikinci oyuncu yoktur NBA'de muhtemelen. Bucks taraftarının arkasından çok ağladığını sanmıyorum, onun yokluğunda Hakim Warrick güzel bir ekleme oldu. Ersan İlyasova da bu sefer daha uzun soluklu bir NBA kariyeri için geri dönüyor gibi. Joe Alexander da seçildiği yerin hakkını az biraz vermeye başlarsa o bölgede büyük sıkıntı yaşamazlar. Ramon Sessions ile devam etmiyorlar ve Jennings-Ridnour-Ukic üçlüsünün nasıl bir toplam değer yaratacağı önemli. Brandon Jennings çoğu kişinin söylediğinin aksine NBA'de ilk beş çıkacak seviyede bir oyun kurucu haline gelebilir benim görüşüme göre. Play-off yarışı dışında sakin bir yıl daha bekliyor gibi Bucks'ı. Yakın gelecekte bir franchise player bulmaları şart draft yoluyla.

- Peki ya Batı Konferansı?
- Kasmayın beyler, Lakers götürür.

28 Ekim 2009 Çarşamba

30 Yazar, 134 Sayfa, Dev Eser: Season Preview 2009-10


Tasarı aşamasındayken bu kadar güzel bir şey çıkabileceğini tahmin etmemiştim. İçerik bahse konu olan şey batug.com ise hiçbir zaman sorgulanabilir olmaz da, sunum sanırım ilk kez standartların bu kadar üzerinde. Emeği geçen herkese bir kez daha teşekkür ederken, Gürkan Menteş-Kubilay Kahveci ikilisini ayrı bir yere koymak gerek bu yüzden.

Sports Illustrated, vurduğumuz yerden ses gelir.

Tık!

Kümülatif bir yürek patlaması dahilinde benim payıma da Toronto Raptors düştü, derginin en sonunda bulunmakta. Ama oturup hepsini okumak lazım. Basketbol dergisine hasret gençler olarak, o sanal sayfa şıkırtısı bile çok şey anlam ifade ediyor aslında bizim için.

23 Ekim 2009 Cuma

The Chronicles of Euroleague


Okuduğum okulun öyle film festivaliyle, caz festivaliyle falan yürümeyeceğini kavradığım bir haftanın sonunda Yöneylem Araştırması vizesi için eve gelmiştim ki eski sevgilim Euroleague karşıladı kapıda... Yazalım bari bir şeyler. Mala bağlayan adam ile bir zirve yakalamıştık gerçi ama özlemişiz.

Khimki-Real Madrid günün ilk maçıydı. Rus ekibinde kadro vasatın hayli üzerinde, fakat ilk bakışta düşündürücü nokta olarak Amerikalı seçimi çarpıyor zihne... Keith Langford böyle aklı başında, topun kıymetini bilen oyun kurucuların yanında alerji yapabilir. Yine de böyle sistem dışı bir skoreri kadroda barındırmak, Khimki tarzındaki düz takımlar için iyiye yorulur genelde. Bana kalırsa sistem dışı adam, sistem dışı adamdır sadece. Bulunduğu yerden bağımsız bakarım genelde. Keith Langford bu bağlamda kötü bir seçim gibi duruyor. Cabezas-Lopez ikilisi bu adamı yola getirir mi bilemem. Raul olana öyle bir özelliğin bahşedildiğini sanmıyoruz bugüne kadar ortaya koydukları sonrasında da Carlos olanı yaman çocuktur, her şeyi yapabilir... Oyunun gördüğü en underrated oyun kuruculardan biri de bu amcamızdır. Timofey Mozgov isminden Eurobasket sırasında burada da bolca bahsettik, bıkkınlık geldi, isteyen okuyacağı yeri bulabilir kolaylıkla... Çetin Yılmaz'ın yayın boyunca elemandan kendisinin büyük keşfiymişçesine bahsetmesiydi beni kahkahalara sürükleyen. Adamın attığı basketin gururuna bile ortak oldu patavatsızca, Eurobasket sonrası sokaktaki her beş çocuktan dördünün beynine ismini kazıyan bir adamı 'benim çocuk' yaptı. Bravo! Vitali Fridzon, Fedor Dmitriev gibi önemli birkaç yerli oyuncu daha var. Kelly McCarty'yi de yerliden sayabiliriz sanırım artık, onun da kariyerinin geçkin dönemlerinde gösterdiği öyle bir gelişim var ki böyle bir yazıda adının geçmesi kulağımızı kesinlikle tırmalamıyor. Bugün de Cabezas ile birlikte Khimki adına sahada en ne yaptığını bilen iki adamdan biriydi McCarty...

Khimki şu kadrosuyla ve Sergio Scariolo gibi üst düzey bir coacha sahip olmasının avantajıyla bu gruptan çıkacak takımlardan biri olacaktır. Muhtemelen de gecenin diğer karşılaşmasında sahaya çıkan Armani Jeans Milano ve Panathinaikos ile bu maçın tarafları tamamlayacaktır dörtlüyü. Ama sonrası için kadronun eksik olduğunu düşünüyorum halen. Langford konusunda yapılacak bir tasarruf daha da yukarıya çıkarabilir bu genç kadroyu.


Real Madrid hakkında kısa konuşacağım. Barcelona'nın kadrosu da, oyunu da çok daha parıltılı görünmekte bugün itibarı ile. Gelin görün ki, benim için Barcelona'nın Final-Four için yeri garanti değilken Real Madrid şimdiden gönül rahatlığıyla Paris uçağını ayarlamaya koyulabilir. Tabi bunu söylerken Barcelona'ya hiç değinmiyorum, orada ortaya çıkabilecek problemleri başka bir yazıya bırakalım... Fakat çok param olsa -bu iki kulübün çok parası var- yapacağım ilk iş Ettore Messina'yı ikna etmek olurdu. Real Madrid, ezeli rakibinden farklı olarak bunu yaptı ve bana kalırsa yolu yarıladı. Novica Velickovic'in bu seviyeye adaptasyonu sancılı olacağa benzer. Kim bilir, belki de hiç olmayacak bu adaptasyon... Daha önce de bunları az çok tahmin ediyordum kendi payıma, yazmış da olabilirim All-Eurobasket muhabbetinde. Hala bekleyebiliriz. İki Litvanyalı Darjus Lavrinovic ve Rimantas Kaukenas maçı almak için ortaya bir şey koyan ender Real oyuncularındandı. Kaukenas'ın maçı asist yapmadan bitirmesi öyle şok edici bir detay olmasa da kenara yazılması gereken bir olumsuzluk. Pablo Prigioni, Sergi Vidal ve Louis Bullock olağanın dışında bir gece geçirdiler diyebiliriz. Fakat yeni bir araya getirilmiş bir kadro söz konusu ve böyle bir oyuna gösterilecek tolerans en üst noktada olmalı. Hakeza Jorge Garbajosa da beklentilerin aşağısında kaldığı bir akşam yaşadı, ama bahar ayları geldiğinde bu durumun böyle olmayacağı çok açık değil mi?

Real Madrid bir süre daha tökezler, birkaç sürpriz maç daha kaybeder, belki kasım sonunda AJ Milano gelir Bernabeu'da kazanır, orasını bilemem. Buradan kaçıncı sırada çıkarsa çıksın, Real Madrid Final-Four için en güçlü üç adaydan biridir iki Yunan takımıyla birlikte... Yalnız orada da Travis Hansen ismi kadro için biraz yetersiz gibi. TAU Ceramica formasıyla yaptıklarını unutmuş değiliz, ama en yararlı olabileceği dönemlerini Rusya'da, 1 numaralı kupadan uzak biçimde harcadı gibi geliyor. Yerini kaybedebilir sezon sonuna kadar...


Lietuvos Rytas karşısındaki Efes Pilsen'de yazmaya değer pek bir şey bulamıyorum. Ancak Ergin ataman'ın resmi siteden alınma şu cümlesine yer vermemek olmaz: "Our players had looked at Lietuvos Rytas roster and probably thought an easy game was ahead." Mağlubiyeti hala oyuncularımızın rakibi küçük görmesine bağlayarak önemsiz göstermeye çalışıyoruz... Aynı takım, Efes Pilsen'i Abdi İpekçi'de de yenerse benim için sürpriz olmayacak. Bu ihtimal gerçekleşirse, Ataman'ın o maç sonrası basın toplantısında bizzat bulunmak isterim. Rytas saflarında Avustralyalı yeni bir uzun var. Özellikleri Matt Nielsen'dan bayağı farklı... Dış şutu neredeyse hiç yok, ama Nielsen'a kıyasla çok daha sert. Aslında ortalama bir Euroleague uzununa göre de fazlaca sert diyebiliriz... Adı Aron Baynes. Bir yere not edin, sonra arkadaş çevrenize hava atarsınız. Çetin Yılmaz'ın Mozgov olayı gibi de komik olmaz. Maç öncesinde "Rakip takımda 'yıldız' diye nitelendirebileceğimiz tek bir isim yok" buyuran Ataman'a istatistiklere 11 sayı-10 asist olarak, sahaya ise çok daha katmerli biçimde yansımış oyunuyla en güzel cevap Bojan Popovic'ten geldi. Padişahım, dön bir kendi kadrona bak. Herhangi bir maçta 10 asist yapabilecek bir oyun kurucu görebiliyor musun? Yine de kısıtlı bir takım Litvanya temsilcisi, en büyük şansları kura sonucu düştükleri grup. Üçüncü bile bitirebilirler, ama ideal pozisyonları 4 ya da 5 gibi görünüyor.

Efes Pilsen hakkında bazılarının aksine maçtan maça değişiklik göstermiyor yorumlarım. En azından çok köklü değişiklikler olmadıkça. Siteye attığım son yazıyı da buradan okuyabilirsiniz. Her şey tamam da, Bootsy Thornton'ın tanınmayacak halde olduğu bir maçta Sinan Güler gibi bir adam nasıl olur da şans bulmaz? Tek bir saniye dahi.


Diğer maç da güzeldi. Maçı izlenir kılan etkenlerden biri de yorumcu koltuğundaki değişiklikti heralde. Caner Eler geldi ve zaman zaman Sepettopu blogunda da göstermiş olduğu gibi engin Avrupa basketbolu bilgisini devreye soktu. Spiker aynı telden çalmak istedi, çoğu zaman beceremedi. Armani Jeans Milano kadrosunun da gideri mevcut. İçeride Panathinaikos'a yenilince kimse seni ayıplamıyor, Armani Jeans de bunu hak eden bir oyun koymadı zaten ortaya. Son çeyrekte Vasileios Spanoulis önderliğinde ve Stratos Perperoglou'nun sürpriz katkısıyla gelen bir seri PAO'nun tamamı kafa kafaya geçmiş maçı çalmasına yetecekti. Fakat David Hawkins gibi takımın temel parçalarından birini kaybetmiş olmasına rağmen Piero Bucchi'nin elinde belki geçen senekinden de potansiyelli bir oyuncu grubu var. Morris Finley yeteneklerini aldığı kısıtlı sürede bile göstermeyi başarmıştı Montepaschi Siena senesinde. Burada da artık uzatmaları oynuyor gibi görünen Massimo Bulleri'nin önünde birinci tercih olarak kalacaktır. Açıkçası Bucchi'yi eleştireceğim ilk nokta da, ikinci periodu Bulleri ile bitirmesi ve skora aldanıp ikinci yarının hemen başında Finley yerine tekrar Bulleri'ye dönmesi olur. Sonra hatasından döndü. Ancak belki de en öncelikli amacı Finley'yi sistemin bir parçası haline getirmek olmalı. Zira kadroda sistemi yüceltecek katkıyı verecek olan isim Finley gibi duruyor. Görünüşünden beklemeyeceğiniz kadar ayakları yere basan, doğru şut seçen ve ne yapıp ne yapamayacağının farkında bir Amerikalı bahse konu oyuncu. Şut menzili çok düşük, ancak bu zaafını kompanse edebileceği yönler de mevcut oyununda. Ben Euroleague Fantasy Challenge için seçtiğim kadroda ilk olarak ona yer verdim, çok ideal bir fantezi oyuncusu olmasa da... Marijonas Petravicius ve Jonas Maciulis 'her eve lazım' oyuncu takımından. Petra gibi bir uzuna da çok sık rastlamıyoruz Avrupa'da. Finley ile birlikte en büyük transferi olmuş bu yazın tartışmasız. Alex Acker önemli bir isim şüphesiz. Ancak sahada göreceğimiz hangi Acker olacak, bu da önemli. Barcelona döneminden çok, Olympiakos dönemine yakınsıyordu bugünkü performansı. Böyle devam etmesi çok önemli olacaktır Milano ekibi için... Stefano Mancinelli de 16 dakikadan fazlasını hak ettiğini gösterecektir ileride, bugünden de başladı aslında.

Bucchi'nin elinde son yıllarda görmeye alışık olmadığı kadar derin bir kadro mevcut aslında. Çıkacaklardır bu gruptan. Sonrası gidilecek gruba da bağlı biraz...


Panathinaikos bildiğiniz gibi. Spanoulis-Diamantidis ikilisi bıraktığımız gibi. Nikola Pekovic bıraktığımızdan da iyi. Ona bir yedek aranıyor yine. Mike Batiste ve Kostas Tsartsaris gibi adamlar bu seviye için yeterli oldukları yılları yavaş yavaş geride bırakıyorlar. Geçen sezonki Nikola Prkacin hamlesinin bir benzerini, yine bir başka Efes Pilsen eskisi Jurica Golemac ile yaptılar bu sefer sezon başlamadan... Ancak daha sağlıklı bir ekleme gerekiyor oraya, daha uzun erimde katkı verebilecek. Yeni "Gürcü Şahini" Giorgi Shermadini o isim olabilir mi, iyi ışıklar verse de 89 doğumlu olduğunu hemen bir kenara iliştirelim. Milenko Tepic kısa zamanda çekirdeğin bir parçası olacaktır diye tahmin ediyorum. Rakamları sezon boyunca hiçbir zaman etkileyici olmayabilir ama görevini yerine getirecektir... Panathinaikos'un da ondan istediği fazlası değil. Paris'e gitmemeleri çok büyük sürpriz olacaktır, yeni bir paragraf yapmaya gerek yok.

Yeni Yazıhane Diyorsak...

Bir yılı geride bıraktığımız gibi soluğu yeni tasarımda aldık. Kubilay Kahveci'nin yeni oyuncakları için buradan yakın. Yazıhan...