4 Eylül 2008 Perşembe

Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum

"Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yazdım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. Ve: 'Ad evdir.' (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bizim kendine sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise'nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik.

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye, çalışacağım.



dün dağlarda dolaştım evde yoktum"

İlhan Berk (1918-2008)

Yorumsuz...


Bende yorum yok. Söz sende Eren...

2 Eylül 2008 Salı

I'm Goin' Back to New Orleans


Yeni bir haber değil ama New Orleans Hornets da bu sezonki modaya ayak uydurup franchise için yeni bir yüz tasarlayanlardan... Öncelikle alışılagelmiş logonun yanına aşağıdaki ilk fotoğrafımızda arz-ı endam eden 'fleur-de-bee' logosu eklendi. New Orleans, Louisiana ifadesinin kısaltması olan NOLA tabanlı logo da cabası. Özellikle NOLA hoşuma gitti, sade bir şekilde şehir önünde saygıyla eğiliyorlar. Buna rağmen forma tasarımlarıyla Charlotte günlerini yad ediyorlar sanki, bir yerde bir yanlışlık var. Beyaz forma, franchise NOLA'ya taşınmadan önce de kullanılıyordu zaten bu haliyle. Sarı formayı da göremeyeceğiz sanırım, kendisini çok severdim halbuki...



Neyse efendim, Chris Paul ile, David West ile önümüzdeki 10 yıla damga vurması en olası takımımızın yeni yüzü hayırlı olsun. Bu işi Timberwolves gibi yüzüne gözüne bulaştırmak da vardı. Yine de ben o beyaz formayı her gördüğümde aşağıdaki kareyi hatırlamaktan alamayacağım kendimi muhtemelen...

I've Been Waiting So Long!


Dimitar Berbatov sonunda kırmızı formayı sırtına geçirdi, 4 yıl boyunca Old Trafford ahalisi için atacak gollerini... United hakkında uzun yazı yazma sıramı geçen haftaki Süper Kupa Finali sonrası savmıştım zaten. Durumun pek de iç açıcı olmadığı aşikar. Yine de bu transfer umut kapısını araladı bizler için. Zira Berbatov, White Hart Lane macerasının kimi dönemlerinde bu ligde kolay kolay rastlanmayan bir dominasyon koyuyordu sahaya. Fergie'nin onu geçen seneden beri istediği biliniyor, doğruya doğru takımda böyle bir oyuncunun eksikliği yıllardır hissediliyor. Tam olarak Ruud Van Nistelrooy Madrid yolcusu olduğu günden beri... Tevez-Rooney ikilisinden çok daha darbeli bir duo oluşturacak Dimi-Rooney ikilisi. Rakipler için... Bugün itibarıyla Carlitos'un sağ açığa kayması sürpriz olmaz, Monaco'da da benzer bir görevle sahadaydı zaten. Wayne Rooney biraz biraz eski günleri hatırlatabilirse mükemmele yakın bir forvet hattı bizleri bekliyor. Berbatov'un İngilizce'yi "The Godfather" izleyerek öğrendiği yönünde bir rivayet var. Yukarıdaki fotoğraftaki de o değil de Andy Garcia bence, hala ikna olamadım. Sahip olduğu karizmayla, tüm futbol dünyasında uyandırdığı saygınlıkla Manchester'daki ilk günlerinin çok zor geçmeyeceğini öngörebiliriz. Bir süre Nani yüzünden sigara seanslarını sıklaştırabilir belki ama uzun vadede ismini bu kulübün efsaneleri arasına yazdırması bile sürpriz olmaz benim için. Birçok kişiye göre Almanya'da çok fazla vakit kaybetti ama bugün bir futbolcunun genelde en verimli çağlarını geçirdiği bir yaş aralığında dünyanın en büyük kulüplerinden birinde olacağına dair imzayı attı. Bu takımı içine düşmek üzere olduğu çukurdan birisi çekip alacaksa, bu isim Dimitar Berbatov'dur. Güvenimizi boşa çıkarma aslanım!


"Joining Manchester United is a dream come true for me. I look forward to playing my part in helping this club win more honours in the years to come."

Akşam Pazarı


Geçtiğimiz haftalarda blog aleminin Manchester City ile ilgili yazılmış en uzun sezon öncesi değerlendirmesini yazmıştım belki de. Demiştim ama kendi kendime de o zaman, gereksiz uzun diye. Bugün itibarı ile de resmen çöpe gidiyor o yazı. Biz Martin Petrov, Stephen Ireland, Elano falan derken aynı bölgede oynayabilecek Shaun Wright-Phillips ve Robinho gibi iki önemli marka geldi Manchester Şehir Stadyumu(!)'na... Wright-Phillips kulübe çok da yabancı sayılmaz, zaten yerini yadırgamadığını ilk haftadan gösterdi ve üretime başladı. Aslında City beklediğim kadar sancılı başlamadı sezona. Son yazımın üstüne Valeri Bojinov'un müzmin sakatlığının nüksettiği haberi gelmesine rağmen... Sözü gelmişken acıyorum bu adama. GOAL okuyanlar çok daha yakından tanır Bulgar oyuncuyu. Kristian Borell sağolsun, Lecce'deki tüm gençler gibi Bojinov da elimize doğdu. Borell fazlaca abartırdı tabi, sonuçta bu şahıs Cristian Ledesma'dan bahsederken de Diego Armando Maradona'yı dinliyor gibi hissedersiniz. Ama Fiorentina'ya transferiyle birlikte hayatımıza daha fazla girmiş ve günden güne Borell'in övgülerini hak etmiştir fazlasıyla. Yazık oldu gerçekten, bilmiyorum kariyeri toparlanabilir mi artık... Darius Vassell'in de sakatlanmasıyla bundan önceki yazıda çok da ümitle bahsetmediğim yeniyetmelerle çıktı birkaç maça Mark Hughes. Olmadı tabi, olması da beklenemezdi.


Takım UEFA Kupası'nda da güven vermedi, ancak penaltılarla geçebildi Midtjylland'ı. Ama asıl sıkıntı Thaksin Shinawatra merkezli belirsizlikte yatıyordu. Thaksin'in kulüpteki geleceği halen belirsiz sanıyorum, ama Arabistan'dan gelen yardımla transferin son demlerinde kulübün elinin çok güçlendiği ortadaydı. Hughes'un çok sevmeyeceği bir metodla piyasadaki her büyük isme saldırdılar. Dimitar Berbatov'a 30 milyon £ verileceği konuşuldu önce, bu teklif Dimi'den ret yedi anlaşılan. Zaten Berbatov sürekli değiniyordu daha büyük bir kulübe gitme vakti geldiğine. Manchester City'nin Tottenham Hotspur'den büyük olduğunu söylemek birçok kişiden tepki alır sanırım. Sözünün arkasında durdu ve Old Trafford semalarını tercih etti. Aslında Abu Dhabi şirketi daha önce devreye girse fiyatı çok sansasyonel boyutlara da ulaşabilirdi, işin içine United'dan yana kuyruk acısı olan Real Madrid'in de dahil olduğunu da düşünelim... Dimi 30.75 milyon pounda imza attı, alternatifi Robinho'ya City 32.5 milyon pounda imza attırırken. Robinho'nun imzası da Ada'nın yeni transfer rekoru oldu böylelikle.


Robinho biraz 'futbol soytarısı' dediğimiz sınıfa girer aslında. Ama böylelerine de ihtiyaç vardır kanımca. Evet, hala... Real Madrid'de, önyargı gözlüklerini kuşananlar çok fark etmemiş olsalar da, iyi dönemleri de oldu. Kanat bölgesine hapsedildiği dönemde yaşadığı sıkıntıları da düşünürsek daha efektif kullanılırsa Real performansını aşmasını beklemek çok da saçma olmaz sanırım. Tabi İngiltere'nin en pahalı oyuncusu olmayı hak ediyor mu diye sorarsanız güler geçerim ancak. Yine de o, Arap amcaların tasarrufudur. Ben Jo'yu destekleyici bir rol alacağını, bu misyonun da nispeten hakkını vereceğini düşünenlerdenim. Kanatlar da Petrov-Elano-Ireland-SWH gibi oha derecesinde bir dörtlüye emanet. O bölgede istediği kadar yapsın rotasyonu Mark Baba... Sağ beke gelen adamımız Pablo Zabaleta'dan da bahsetmemek olmaz, Hollanda'dan beri bekliyoruz. İşte o sonraki adımı atma zamanı onun için. Ben Nedum Onuoha'yı da tutuyordum gerçi ama Vedran Corluka'nın yerini alabilecek en doğru isimlerden biriyle imzaladı Man Citeh. Tıpkı Corluka gibi gidip dönmediği zamanlar da olacaktır gerçi, neyse hiç gidememekten iyidir. Öyle olmasa Tal Ben Haim'i koyarsın zaten...


Bu arada Espanyol'un da sağ bekteki boşluğu, son yıllarda Anfield'da yedek kulübesinden kombine almaktan ileri gidememiş Steve Finnan ile doldurma amacında olduğunu söyleyelim. Ters yönde bir transfer yapmış Albert Riera'nın halefi ise Sporting Lisbon'dan hatırlayabileceğiniz Nene. Riera ve Zabaleta'dan gelen paranın harcandığı asıl adam ise Anderlecht'te savunmanın göbeğini Roland Juhasz ile paylaşan, onu bile iyi gösterebilen Nicolas Pareja. Çiçeği burnunda olimpiyat şampiyonundan beklenti had safhada. Sanırım bu beklentilere de cevap verebilecek. Albert Riera'yı ise bekleyip görmek lazım, UEFA Kupası Finali'nde Sevilla'ya karşı oynadığı futbolun tadı hala damağımızda. Bu arada hastası olduğumuz Mark Hughes'un Robinho transferi sonrası açıklamalarıyla bitirelim. O parayı ona verseler şampiyonluğa oynayan bir takım kurardı belki ama nankörlük etmenin anlamı yok diye düşünmüş olsa gerek, Robinho'dan da umutlu...


"If you can add the quality of the likes of Robinho then immediately the whole team has a lift, a positive lift. He is an exceptional talent and opposition teams are going to fear him."

"
If we're going to get to the places we want to get to we are going to have to compete against outstanding teams. We have to attract world-class players and that is what we have done."

"It's a huge statement of intent. A lot of credit has got to go to Dr. Thaksin for being able to bring the Abu Dhabi company to the table and this huge investment that is going to go forward. They wanted to present something to the people of Manchester and they have been able to do that."

Mutlak Galip

Türkiye-Ermenistan maçına dair ne zaman birilerinin konuştuğunu duysam nemli sıcakla birlikte üzerime kesif bir acı yapışıyor. Sonra her bir gözeneğimden fışkırıyor sanki terle birlikte. O maçı benim için anlamlı kılacak anın, Hrant Dink'in anısına yapılan saygı duruşu olacağını söylüyor içim. Neyse ki duyan yok, sıcak, kadının başına geçmiş derler. Desinler, o dert değil de, o zaman bıraksalar da Hrant gitse maçını izlemeye...
* * *
Haftalardır içim kıpır kıpır. Ama birkaç gündür hiç yerimde duramaz oldum. Son olarak Kafkaslar'ın ele alındığı bir toplantıda herkesler akademik üslubuyla Gürcistan ve Rusya üzerinden sıcak gelişmeleri tartışırken dayanamayıp bağırdım: 'Hadi kimler geliyor maça?' Ciddi hava darmaduman oldu tabii bir anda.

Sizi bilmem ama ben şu meşhur pasaportumu cebime attığım gibi Yerevan'a uçacağım günler öncesinden. Çoluğumu çocuğumu, eşimi dostumu da peşimden sürükleyeceğim. Nasılsa Ermenistan, 1-6 Eylül tarihleri arasında Türkiye vatandaşlarından vize almayacağını açıklamış. Kaçırır mıyım fırsatı. "Daha ne düşünüyorsun dayoğlu, ne mızmızlanıyorsun teyzekızı... Adamlar vize parası bile almıyor, mazeret istemem. Yürüyün gidiyoruz" dedim mi tamam.
* * *
Ben bu satırları yazarken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın davetine vereceği yanıt kesinlik kazanmamıştı. Bu jeste jestle karşılık verilmesi en büyük temennim. Ama aksi takdirde de keyfimi kaçıracak değilim. Ben bu anı bir ömür bekledim. Sovyetler Birliği adındaki Pandora'nın kutusu açılınca Türkiye'nin payına komşu devlet niyetine bağımsız Ermenistan düştü. Türkiye bu beklenmedik komşu ile ne edeceğini düşünürken patlak veren Karabağ Savaşı, kestirme yolu gösterdi. Sınır kapanıverdi.

O kapanış Ermenistan'ı da kendi içindeki travma uçurumundan tepetaklak yuvarladı. Her iki taraf da kendi önyargılarının yankılarını dinledi seneler boyu. Birbirini hiç doğru düzgün bilemedi.

Ama heyhat, kader bu iki milleti koyun koyuna yaşamaya şartlamıştı bir kere. Bak işte bugün iki ülkenin milli takımı müsabakaya çıkacak en doğalından. Hem daha stada girmeden yaşanacaklar var. Hele kurulsun ortak sofralar, hele bir anlatmaya başlasın herkes günlük derdini, sohbet koyulaştıkça da dedesinin, ninesinin hikayesini, ayırın bakalım kim Türk kim Ermeni, kim Ermenistanlı kim Türkiyeli.
* * *
O gece yaşanacak olan sadece bir futbol karşılaşması değil, ruhumun meydan muharebesi. Ben ki her iki halkın, her iki ülkenin birbirini aracısız yaşaması, doğrusundan anlaması için çırpınmışım, bir gecelik sarhoşluğu bana çok görmeyin.

O gece kulağımda çocukluğumun tezahüratları... Hani şu Kınalıada'da bizim Ermeni Çocuk Kampı ile Rumlar'ın Manastır'ı arasındaki kıyasıya maçlarda atılan, imrendiğimiz o unutulmaz slogan 'Haydi bastır Manastır...' Manastır'a tempo tutan çocuklar yok artık. Sahi bugün 6 Eylül ya... Kaderin cilvesi işte. Yağmalanan evleri, dükkanları ve kiliseleri ile birlikte vatandaşlık inançlarını da yitirip memleketinden çaresiz ve gönülsüz gidenleri de yadetmeli bu gece. Hepsinin ruhu huzur bulsun diye.
* * *
Sanki geçmişe de, geleceğe de hükmeden ilahi bir şimdiki zamandayım. Türkiye Ermenisi olmak bu kadar mı müthiş bir şeymiş Yarabbi... Düşünsenize kim gol atsa haykırabilirim avazım çıktığı kadar. Kim öne geçse sevinen yine ben.

Esas golü ilişkisizliğin kalesine atmışız dostlar. Hamasi söylemlerin, sığ siyasetin ağlarını delmiş şu bizim umut topu. Bu maçın mutlak galibi benim anlayacağınız. Kim gol atsa değişmiyor yürek skoru.

Güzel bir deyiş vardır, benimki de o hesap: Bugünü gördüm ya, ölsem gam yemem.

Karin KARAKAŞLI
Agos, 29 Ağustos 2008

Not: Bu konu hakkında bir yazı yazmak istiyordum, Sayın Karakaşlı'nın bu makalesini okuduktan sonra, ne yazsam bunun yanında sönük kalacaktı, onu fark ettim. Durum budur.

31 Ağustos 2008 Pazar

Kaptan...



Geçen hafta Ümit Özat'tan hafif alaylı bir biçimde, ama iş disiplinine olan saygımı da ihmal etmeden bahsetmiştim. Çok korkuttu bizi dün gece, Süper Kupa Finali'nden Karlsruhe-Köln maçına geçtiğim gibi şoka uğradım, ikinci yarının başında olayın tekrarını gördüğümde de duyduğum tüm olumlu şeylere rağmen Antonio Puerta'yı düşünmeden edemedim. Sonuçta ondan da iyi haberler almıştık maç sırasında, sabah kalktığımızda ise çok büyük bir şokla karşılaşmıştık. Neyse ki Ümit'in durumu medikal açıdan pek bir benzerlik göstermiyormuş Puerta'nınkiyle. Yeteri kadar sıvı alamaması problem yaratmış, dilinin kayması da üzerine tuz biber ekmiş. Neyse ki müşahede altında geçirilen bir gece sonrası her şey istediğimiz gibi. Durumun Ümit'in kariyerini etkileyip etkilemeyeceği ise henüz merak konusu.


Bundan sonra ne olur bilmiyorum ama iş disiplini demiştik başlangıçta, aşağıdaki alıntı birçok şeyi gösteriyor tek başına. Karlsruher SC doktorlarından Marcus Schweizer'dan alıntılanan bu ifadeye göre stadyumun içinde bir anlığına tekrar kendine gelmiş Ümit ve gözünü açtığı anda oyun alanına koşmaya yeltenmiş refleks olarak. İşte böyle bir iş ahlakı... Günümüzde çok fazla görebildiğimiz bir şey değil. Her yabancı oyuncuya kaptanlık verilmiyor zaten, ancak böyle özel kişiler buna layık görülüyor. Bu arada Christoph Daum'un gözyaşları paha biçilemez. Faryd Aly Mondragon... Sana ne diyeyim? Ümit'in kaptanlık bandını kabul etmemesi, hakem tipik bir Alman gibi davranıp oyuna tekrar başlamak için topu isteyince tek başına direnmesi, Florian Meyer'in muhtemelen "Hayat devam ediyor" tabanlı konuşmasına, yine muhtemelen "O kadar kolay değil" diye cevap vermesi. Bizden biri olmuş bir Kolombiyalı ve bir Alman... Tabi sözkonusu oyuncunun Ümit olmasının da bunda payı büyüktür.

"Er kam im Stadioninneren wieder kurz zu sich und war so verwirrt, dass er wieder aufs Spielfeld rennen wollte."

Yeni Yazıhane Diyorsak...

Bir yılı geride bıraktığımız gibi soluğu yeni tasarımda aldık. Kubilay Kahveci'nin yeni oyuncakları için buradan yakın. Yazıhan...