9 Aralık 2008 Salı

Hey Gidi Jail Blazers...


Doksanlı yılların sonu ve yeni yüzyılın başındaki Portland'a herkes bir sempatiyle bakardı herhalde, en azından benim sempatim vardı. Damon Stoudamire, Scottie Pippen, Aryvdas Sabonis ve Rasheed Wallace gibi önemli oyuncularla bezenmiş güzel basketbol oynayan bir takımdı. O yıllarda bir türlü şampiyon olamadılar. O potansiyel vardı aslında ama bir türlü olmadı. O dönemdeki Lakers da pek yenilecek gibi durmuyordu ya neyse o ayrı mesele...

Sonra bu takım ne olduysa fazla değil 1-2 yıl sonra en nefret edilen takımlardan biri haline geldi. Oyuncuların karıştıkları olaylar, sahadaki rezil oyun bütün sempatiyi kısa sürede yok etti. New York'un dışarıda, arada sırada suça karışan ikiz kardeşi gibiydiler. Rose Garden gerçekten rakipler için 'gül bahçesi' haline gelmişti. Darius Miles, Zach Randolph gibi ne idüğü belirsiz birçok oyuncusu olan takımın değişime bir an önce gitmesi gerekliydi, bu açık seçik ortadaydı...


Rashard Lewis ve Ray Allen'a rağmen oldukça vasat olan takımı batıda konferans yarı finaline kadar yükseltmeyi başaran Nate McMillan'ı coachluk görevine getirdiler. Seattle'ın pota altı oyuncuları aklıma geldi şimdi: Jerome James, Danny Fortson, Nick Collison... Bildiğin Aliağa Petkim uzun rotasyonu kalibresi. Neyse o ayrı yazı konusu... Kevin Pritchard oldukça iyi hamleler yaparak kadroyu düzeltme yolunda önemli işler yaptı. Brandon Roy'u seçerek de üzerine takım kurulacak adamı elde etmiş oldular. Potansiyelli gençler de takıma katıldı. LaMarcus Aldridge, Channing Frye, Travis Outlaw, Sergio Rodriguez... Bu yapılanma Greg Oden'ın geçen sezon tek maç bile oynamamasından dolayı sekteye uğramış gibi görünmesine rağmen takıma oldukça katkı verdi aslında. Brandon Roy'un All-Star kalibresine ulaştığı ve Portland'ın o antipatiyi kırdığı bir sezon oldu.


Bu sezona geldiğimizde ise bendeki o nötr düşünce tamamen pozitif hale geldi. Tabi ki bunda İspanyol basketbolunu sevmem de önemli bir etken. Sezon başı aslında play-off yarışına gireceklerini düşünüyordum ama bu seviyeye ulaşacaklarını düşünmüyordum. Ama forumlara bakınca, ''Takım o kadar da iyi değil, Oden bu mu yahu?'' şeklinde yazılar gördüm. Ayıptır yahu, takım batıda ikinci sırada, Oden da bu sene daha da güçlenen Blazers savunmasının en önemli elemanı. Yeni bir Shaq O'Neal falan bekliyorlarsa fazla beklemesinler. Savunma ve rebound konusunda oldukça iyi olan, her maç double-double potansiyeli olan iyi bir uzun olacaktır. Oldukça değişken iki beşe sahip olmaları da oldukça iyi bir tehdit. Blake-Roy-Batum-Aldridge-Oden beşi daha çok set oyununa yönelik ve sert savunma yapan bir beş. Ama Sergio, Rudy ve Travis işin içine girince oldukça hızlı ve fast break kovalayan, izlemesi zevkli bir takım haline geliyorlar. Sergio bildiğim kadarıyla 48 dakika istatistiklerine göre ligde asist lideri. 13 dakikada 7 asist gibi abuk istatistik yaptığı maçlar oldu. 1-2 yıl içinde de ilk beşe yerleşeceğine şüphem yok. Ama şu an için play-off sertliğine uyum sağlayacak gibi görünmüyor. Rudy ise bildiğimiz Rudy. Avrupa'daki başarılı grafiğini buraya da yansıttı. Kariyeri bana göre Manu Ginobili'yle oldukça benzer, onun seviyesine ulaşacağını düşünüyorum. Batum fazla istikrarlı olmamasına rağmen potansiyelini gösterdi geri kalan süreçte. Bu takım 1-2 takviyeyle gelecek sezonlarda şampiyonluğa oynayacak hale gelecektir. Aslında Cavs taraftarı olsam da bu sezondan sonra Portland'a oldukça sempatiyle bakıyorum. Bakalım eski Lakers-Portland serileri tadında seriler izleyecek miyiz yeniden Portland'dan?

8 Aralık 2008 Pazartesi

İyi Bayramlar!


Şimdi para da vermiyorlar el öpünce yahu, para bile ister oldular, yaşlanıyor muyum ne? Neyse efendim bunalıma gerek yok. Kurban bayramınız kutlu olsun...

7 Aralık 2008 Pazar

Hanım Çocukları Yatır Barça Maçı Başlıyor!


Ligde 14 maçta 44 gol, Şampiyonlar Ligi'nde 5 maçta 16 gol... Barça maç başına 3 golden fazla gol atıyor bu sezon. Maçları da iyice sıkıcı hale gelmeye başladı. Sporting Lisbon'a 5 attılar, Sevilla'ya deplasmanda 3 tane salladılar ve dün gece NTV'nin 49. dakikadan sonra kırmızı noktalı yayına geçtiği maçta Valencia'yı 4-0 yendiler. Aslında sezon başında benim Pep Guardiola hakkında kafamda birçok soru işareti vardı. Ronaldinho'nun gitmesi ve diğer etkenler hep kafamı kurcalıyordu. Ama Pep bana düşüncelerimi de soru işaretlerimi de yedirdi.

Bana göre Şampiyonlar Ligi'nin en büyük favorisi konumundalar. Oynadıkları futbol da göze oldukça hoş gelen bir tarzda. Yerden ve hızlı pas yapmak takım geleneği aslında, Barça yıllardır aynı sistemle oynuyor. Ama bu sistemi en iyi uygulayan takım bu herhalde. Sağ bek bile hücumlarda etkin bir rol alıyor. Orta sahadaki oyuncuların oyunu iki taraflı oynaması nedeniyle de savunmada pek sorun yaşamıyorlar. Belki de tarihin en dominant takımlarından birini izliyoruz şu an. Sezon sonuna kadar devam eder mi bu inanılmaz performans bilinmez. Ama devam ederse şaşırmam açıkçası. Ha aklıma gelmişken, haftaya El Clásico var, hem de Camp Nou'da... Aklıma kötü şeyler de gelmiyor değil hani.

Devin Harris misin Soner Şentürk?


Öztürk Pekin de ne yalan bir adamdır. Neyse efendim, esas konumuz Soner Şentürk. Yıllardır izliyoruz kardeşi Caner Şentürk ile birlikte. İkisi de Darüşşafaka'nın Türk basketboluna armağanlarından. Caner şimdi Erdemir'de, pek de süre alamıyor. Ama sürpriz değil, zaten yıllardır bu ikiliden açık ara öne çıkanı Soner'di. Yalnız bugünkü Fenerbahçe Ülker karşılaşmasında başka bir seviyeye atlamış olduğunu gördüm çok net. Bu sezon daha önce Galatasaray Cafe Crown önünde izlemiştim yanılmıyorsam, yine etkili olmuştu aslında. Özellikle de top çalmalarıyla. "Sezon başından beri geliyorum diyordu zaten" diye geçiştirecekler olabilir, o yüzden söylüyorum. Beni ikna etmeleri zor. Bugünkü istisnai performansında en büyük etken Cliff Hammonds'ın hafta arasındaki transferi olsa gerek. Ekrem Memnun da Hammonds'ın yerine yeni yabancı alınmayacağını söyleyip güvenini tazelemişse, Soner'in bugünkü performansı biraz daha anlaşılır olabilir. Tabi ben sadece tahmin yürütüyorum. Ama inşallah öyledir. Ona bu 40 dakikayı gönül rahatlığıyla verecek bir coach varsa, o da Ekrem Memnun'dur zaten. Hak etmiyor mu, sonuna kadar hak ediyor...


Soner'i bugüne kadar çok fazla izlememiş olanlar olabilir, onlar için ne tip bir oyuncu olduğundan bahsedeyim biraz. Özellikle savunmada çok hareketli bir oyuncu ve sürekli olarak bir top çalma eğilimi var. Bunu yaparken de bire bir savunmasının dozajından taviz vermiyor. Hücumda da team-first dediğimiz oyun kuruculardan. Ama asist özelliğini gözümüze gözümüze soktuğu böyle bir maçını izlememiştim daha önce. 22 yaşında olmasına rağmen hala gözle görülür bir gelişim içerisinde olması çok önemli bir özellik. Bu bağlamda da kendisinden şutunu bir istikrara kavuşturmasını rica ediyoruz tüm basketbolseverler olarak. Çünkü bu gözler Hakan Demirel de gördü. Gözümüzün önünde eridi bitti 2004 yazında tavan yapan o büyük yetenek. Benzer oyuncular da aslında, ama ben daha çok Barış Ermiş'e benzetiyorum Soner'i. Efes Pilsen'de de, Pınar Karşıyaka'da da çok özel performanslarını izledik Barış'ın. Özellikle de eli sıcak olduğu günlerde. Fakat bugünkü Soner performansı gibisini gösterebilmiş miydi, emin değilim. Tabi Soner deyince, en büyük imzalarından biri sol penetre üzerinden bıraktığı turnikeler. Zaten bu yüzdendir Devin Harris muhabbeti. Umarım bugünkü gibi performanslarını daha üst seviye maçlarda da görme mutluluğuna erişiriz önümüzdeki yıllarda. Çok fazla beklemeyecekmişiz gibi geliyor.


Not 1: Bu arada biz blogdan elimizi çektikten sonra, benim ilk geldiği günden beri çeşitli platformlarda çeşitli kişilere karşı savunmak durumunda kaldığım Emir Preldzic de farklı bir oyuncu oldu çıktı. Bugün 1/6 üç sayı isabetine rağmen, yaptığı birbirinden şık 8 adet asistle muazzam bir oyun ortaya koydu. Yine de Soner'in maçı vermeye hiç niyeti olmadığını defalarca gördük. Adam taktik olarak kaçırmak için attığı faulü bile soktu. Charles Shackleford'un kulaklarını da çınlattık haliyle.

Not 2: Türk basketbolundan yazmışken Efes Pilsen yazarlığı gibi bir olayım var batug.com'da, Orkun Çolakoğlu sağolsun. Onun da haberini vereyim dedim, ilgilenen gitmesi gereken adresi biliyor zaten. Oraya buraya link koymak çok samimi gelmedi şimdi...

Redeem Team


Basketbolda ABD'nin kurduğu dominasyon hepinizin malumu. İnanılmaz bir organizasyon olan NBA, sponsorluklar, dönen para ve şovlar ile herkesin ilgi odağı durumunda yıllardır, herkesin onları en iyi olarak gördüğü su götürmez bir gerçek. O inanılmaz Dream Team kadrolarından sonra Indianapolis'te yaşanan faciadan Pekin 2008'e değin, 8 yıl altın madalya göremedi Amerika. Bu sürede ise Sırbistan, Yunanistan, Litvanya gibi oldukça kaliteli Avrupa ülkeleri kendilerini dünyaya ispat etti. Ama yazımda bahsedeceğim takım bunlardan biri değil. Katıldığı son üç organizasyonda da final oynayan İspanya.


Peki o doksanlı yıllardaki İspanya ne oldu da bu hale geldi? O zamanki takım da çok kötü değildi, genellikle çeyrek finali görürler ama oraya gelince tıkanırlardı. O takımı izledim ama yaşım gereği hayal meyal hatırlıyorum. Real Madrid efsanesi Alberto Herreros tabi ki unutulmaz oyuncularından biriydi o takımın. Yeteneğinden çok 2.20'lik boyu ve omuzlarındaki kıl yumağı ile tiftik keçisi modundaki Roberto Duenas abimizi de unutmuş değilim. O yıllardaki başarısını yeterli görmeyen İspanya altyapıya yönelerek basketbolunun gelişimini hızlandırdı. Tabi ki sadece altyapı taramaları yapıp oyuncu yetiştirmenin bir ekol oluşturmak için yeterli olmadığını bildikleri için, ligin de gelişimi için çalışmalar başlattılar. Gerek sponsorlar, gerekse de halkın ilgisini çekecek tanıtımlarla zaten Avrupa'nın 3-4 büyük liginden biri olan ligi en üst seviyeye getirmek için gerekli çalışmalara başladılar. Bu yaptıkları çalışmaların ilk semerelerini 2001 yılında ülkemizde yapılan Avrupa Şampiyonası'nda aldılar. Pau Gasol ve Juan Carlos Navarro'nun da kendini ispat ettiği bu turnuvada bronz madalyayı kazandılar, grup maçlarında hakemler bizim lehimize ilginç kararlar vermese belki de altına ulaşacaklardı. O turnuvadan sonra 2005'te turnuvayı domine eden Litvanya'ya yenilerek gümüş madalyayla yetindiler. Her geçen turnuva genç yıldızlar tecrübelenip daha iyi hale geliyordu ve yeni yıldız adayları takıma ekleniyordu.


Beklenen patlama ise 2006 Dünya Şampiyonası'nda geldi. Japonya'daki turnuvada inanılmaz dominant oynayan İspanya, ABD'yi yenerek bütün dikkatleri üstüne çeken Yunanistan'ı denize dökerek altına ulaştı. Takımın ana parçaları olan Gasol ve Navarro'nun yanına Rudy Fernandez, Jose Calderon gibi yeni yıldızlar gelip uyum sağlayınca bu göze hoş gelen inanılmaz basketbolu oynayan takım ortaya çıktı. Bir sonraki yıl ise evlerindeki Avrupa Şampiyonası'nda finale kadar müthiş oynadılar. Ama sürpriz takım olan Rusya finalde inanılmaz oynayarak altına ulaşmıştı. Bu yıl olimpiyatlarda ise belki de orijinal Dream Team'in kalitesine en yakın seviyede olan ABD takımı ile mücadele ettiler. Grup aşamasında bozguna uğradıkları maçtan sonra herkes finalin de aynı şekilde geçeceğini düşünüyordu. Ama beklenenin aksine İspanya inanılmaz bir performans sergiledi. Ama ABD o maçta hiç atamadığı kadar iyi şut atınca yenilmeye mahkum oldular.


Şu an NBA'deki İspanyol oyuncu sayısı 5: Rudy Fernandez, Pau Gasol, Marc Gasol, Sergio Rodriguez ve Jose Calderon. NBA tecrübesi yaşamış Navarro'yu da unutmamak lazım. Ayrıca seneye bunların yanına bir tane daha İspanyol katılıyor, hatta bu çocuğun Büyük Gasol'den daha iyi bir kariyere sahip olacağını düşünenlerin sayısı da hiç azımsanacak miktarda değil. Daha 14 yaşında Avrupa'nın tartışmasız en iyi liginde oynamaya başlayan ve 2006'daki U16 turnuvasında istatistiklerle dalga geçen (23.3 sayı, 12.8 rebound, 7.1 asist, 6.5 top çalma) Ricky Rubio... Takım her sene gücüne güç katıyor, zaten kaliteli olan kadrosu sürekli gelişiyor. İleriki yıllarda ulaşmak istedikleri hedef ise oldukça yüksek: ABD'nin tahtına oturmak! Bu çok çok zor olsa da, imkansız değil. 10 yılda yaptıkları gelişimi gördükten sonra her şeyi yapabileceklerini düşünüyorum artık. Ne diyordu İspanyollar? Ha, ''Viva Espana!''

3 Aralık 2008 Çarşamba

Muhtıra!


Biraz da ayaküstü yazdığım bir yazıydı son Marbury yazısı. Gerek İTÜ'nün sıkıştırması, gerek de batug.com yazarlığıyla biraz geri plana itmiş bulundum blogu. Ama Pacers maçının moral bozukluğuna ilaç gibi geldi Çınar'ın bu yorumu. İyi ya da kötü her türlü geri dönüş beni mutlu ediyor, ama böylesine ne zamandır rastlamıyordum. Teşekkürlerimi iletip, samimiyetine de güvenerek yorumunu buraya aktarıyorum. Zira yazının da önüne geçen bir yorum oldu bu. Zamanında Anıl'ın Ali Daei yorumunda olduğu gibi.

Başlık espri mahiyetinde, fakat yine de hiç gerçeklik barındırmadığını söyleyemem... Birincisi buy-out konusunda çok fazla bilgi sahibi olmadan yazmışım o yazıyı. Çınar'ın söyledikleri sonrası işler değişir gibi oldu biraz. İkincisi de insanlara güvenmek güzel bir şey de, Stephon Marbury'ye güvenmeden önce bir kez daha düşünmeli... Ayağımızı denk alalım. Ama AWOL güzelmiş...

"Marbury Q-Rich’ten destek bekleyecek kadar saf olamaz; sadece mazlum rolünü oynamaya çalışıyor. Kariyerinin başında Garnett’i çekemeyip Nets’e takas olduğunu NBA’i takip eden herkes hatırlar, sanırım. Bugün takım arkadaşlarından destek bekleyen Marbury geçmişte New York’a adım atar atmaz –daha önce New Jersey’deyken de takımdan postalanmasını sağladığı- Keith van Horn’u takas ettirmek için uğraşmış ve başarmış, takımın bel kemiği emektar Kurt Thomas’ı göndermek için tezgah üstüne tezgah kurup bu işi de tamamına erdirmişti. Bu mudur takım arkadaşlığı? Aynı Marbury’nin son üç koç, Lenny Wilkens, Larry Brown ve Isiah Thomas ile de kapıştığını unutmamak lazım. Bugün “beni yalnız bıraktılar” diye ağlayan adam 2007 Kasım’ında Phoenix deplasmanında takımı terk edip istatistik kağıdına AWOL-Absent Without Leave yazdırmış, sonra kimseden özür dilemeye de tenezzül etmemişti. Bunlar yaptığı sorumsuzlukların sadece bir kısmı, meselenin özü şu: Marbury girdiği her ortamda etrafındakileri hızla kendinden soğutup uzaklaştıran ve bu nedenle yalnız kalan bir karakter. Geçmişte onun dobra dobra konuşan, patavatsız ama temiz bir oyuncu olduğunu, sadece yanlış anlaşıldığını düşünürdüm. Şimdiyse hala lige giriş yaptığı günkü gibi bir fenomen olduğunu sanan gerçek bir egomanyağa dönüştüğünü görüyorum. Q-Rich’in çok iyi bir oyuncu olduğunu iddia edecek değilim, ancak Marbury’den çok daha iyi bir Knick’tir, az ya da çok, ne oynarsa takımı için oynar."


"Buy-out konusuna gelince: Donnie Walsh buy-out için “bad business” diyen bir adam. Marbury eğer kontratının satın alınmasını ve kontratının sona ereceği sezon başka bir takımda kendini göstermeyi istiyorsa, Knicks’ten alacağı parada biraz indirim yapacak (tıpkı Sam Cassell’in (Clippers), Jalen Rose’un (Knicks), Alonzo Mourning’in (Raptors) ve buy-out talep eden hemen her oyuncunun yaptığı gibi). Bunun da Walsh’un kitabında formülü net: “Knicks’ten alacağın miktardan, gideceğin takımdan alacağın miktarı düşelim.” Walsh bunu keyfinden yapmıyor; takım sahibi James Dolan artık başka takımlarda oynasınlar ya da başka işler yapsınlar diye insanlara para ödemek istemiyor (Jalen Rose, Larry Brown, Isiah Thomas ve daha kim bilir kimler bu şekilde ayrılmışlardı). Marbury “I earned that contract” diyedursun, Walsh’un ona “earn” kelimesinin ne demek olduğunu anlatacağını sanıyorum. Marbury bir kontrat imzaladı. O kontratı hak etmek içinse çıkıp oynaması gerekiyor. Koç oyna derse oynayacak, otur derse oturacak. D’Antoni onu istemediğine göre, şu durumda, “İndirim yok, ben 20 milyon doların tamamını istiyorum” derse, ona da hay hay, ama o zaman da koca sezonu kenarda oturarak ve paralarını sayarak geçirecek. 2009 yazında da, takımının Ocak 2008’den sonra oynadığı son 140 maçında oynamamış bir oyuncu olarak yeni bir kontrat peşine düşecek.

Artık Madison Square Garden’da sirk bitti. Belki daha az yetenekli, ama “ben” yerine “biz” diyen oyuncularla bir yola giriliyor. 2010’da bir yıldız alınabilirse süreç hızlanır. Olmazsa Duhon’lar, Chandler’lar, Gallinari’lerle devam edilir, en kötü ihtimalle sezonlar –Starbury dönemindeki gibi- 23 galibiyetle tamamlanır, bir sonraki sezon beklenir. Fakat en azından yazın basketbol konuşulur ve Knicks’in nasıl daha iyi olabileceğiyle ilgilenilir, kaybetmeye mahkum bir egomanyağın sayıklamalarıyla değil.

Gecenin bu vakti yorum yazalım dedik, pehlivan tefrikasına döndü. Kusura bakma. Kolay gelsin."

Çınar, 3 Aralık 2008 Çarşamba 04:56

2 Aralık 2008 Salı

Adam Gibi Adam


NBA ile yakından ilgilenenler bilecektir Stephon Marbury-Knicks ilişkisinin gelişimini... Çok da uzun uzadıya yazasım yok. Ancak sezon başından beri parke yüzü gösterilmeyen Starbury, takımla birlikte kampa katılmayan ve sahaya çıkacak sağlık durumundan yoksun Danilo Gallinari'nin aldığı şanslardan bile mahrum bırakıldı. Bunun üzerine bir oyuncu doğal olarak kontratının buy-out edilmesini bekler. Marbury de bunu bekledi. Ama Walsh-D'Antoni ikilisi buna da izin vermediler. Sonra Donnie Walsh, "Büyük LeBron 2010 Projesi" dahilinde takaslara girişti, Cuttino Mobley'nin kalp sorunları falan derken günahım kadar sevmediğim Mike D'Antoni, yine Marbury'den yardım almak zorunda kaldı. Kalmış... Aslında bu noktalar net değil, zira Marbury söz konusu maçın öncesinde soyunma odasında formasını bulamadığını da belirtmiş. MSG civarlarında yine pis işler dönüyor. İlk değil. Ama ne olursa olsun, bu aslan parçasının karaktersiz Q'ya verdiği cevabın güzelliğini gölgelemez.

"When things got bad and then worse, guys like Quentin Richardson say, 'I don't consider him a teammate. He let his teammates out to dry.' He didn't care I was his teammate when I was banished. They left me out for dead. It's like we're in a foxhole and I'm facing the other way. If I got shot in the head, at least you want to get shot by the enemy. I got shot in the head by my own guys in my foxhole. And they didn't even give me an honorable death."

Geçmişte yaptığı büyük dangalaklıklar oldu. Her zaman Jason Kidd'den büyük bir oyun kurucu olduğunu iddia etti, kariyerinin ilk birkaç senesi sonrasında da hep kahkahaları buldu karşısında cevap olarak... Kidd'den büyük oyuncu değildir muhtemelen ama daha büyük adam yıllardır gözlemlediğim kadarıyla. Bu aşağıdaki sözler de son nokta oldu. Önümüzdeki birkaç hafta Marbury-NY ilişkisinde işler daha da kızışabilir. Sezon başında uslu duracaksa bizim takıma gelmesini de isterdim, fakat işler iyi giderken alınacak bir risk değil. Mitch Kupchak de almaz zaten, konuşmaya bile değmez. Ancak Mario Chalmers'ın iyi gözükmediği, Shaun Livingston'ın yürümesinin bile hayretle karşılandığı bir ortamda play-off için böyle bir riske girebilir Heat. Starbury'yi yüzüğe yaklaştırmaz bu transfer ama kariyerinin sonunda daha saygın bir oyuncu olarak hatırlanmasına yardımcı olabilir. Gerçi ondan önce Phoenix'te izlesek kendisini, ne güzel olur. Sayfanın sağında bir banner olacak. Evet, evet o. Tıkla.

Yeni Yazıhane Diyorsak...

Bir yılı geride bıraktığımız gibi soluğu yeni tasarımda aldık. Kubilay Kahveci'nin yeni oyuncakları için buradan yakın. Yazıhan...