14 Ekim 2009 Çarşamba
12 Ekim 2009 Pazartesi
Kazanan Neil Robertson, Peki Snooker?

Neil Robertson-Ding Junhui finali sporun global bir anlam kazandığına yorulabilir miydi? Aslında hayır. Üst düzey oyuncular arasında Ada dışından sadece dört tane isim sayabiliyoruz. Onlardan ikisi de finaldeydi işte. Olasılık dersinden kalmamış olsam hesap da yapardım ama düşük bir olasılığın gerçekleştiğini söyleyebilirim. Bir diğer Çinli Liang Wenbo ve Hong Konglu Marco Fu da sıralama turnuvalarında finaller oynamış sporcular. Hatta Avustralya'nın da birkaç yüzyıl önce kraliyet kolonilerinden oluştuğunu ve kültürden fazlasıyla etkilendiğini düşünecek olursak bir ulusa özgü olduğunu düşünebiliriz snooker sporunun. Bu da 'kertenkele hayvanı' gibi bir şey oldu ama... Bence snooker daha büyük kitlelere ulaşacaksa karar vericilerin bu konuda belli faaliyetler içine girmesi gerekir. Özellikle açılım konusunda Uzakdoğu'daki potansiyel de göz önüne alınarak çok uzaklara gidiliyor, fakat Kıta Avrupası hala takvime çok fazla elit turnuva sokamıyor. Bu yıl içerisinde de Almanya, Çek Cumhuriyeti ve Polonya'ya uğruyor snooker sadece... Gerçi bu anlamda atılan adımların karşılığı ilgisizlik olunca bir motivasyon kaybı yaşanmış olabilir. Seyir zevkini almak kolay değil, benim ilgilenen arkadaşlarımın çoğu da zamanla tutkunu olduklarını söylüyorlar. O yüzden yılmadan her yere götürmek lazım bu sporu. Herhalde snooker için en büyük nimet de Eurosport.
Eurosport yorumcusu Dave Hendon güzel bir cümle kurmuş bu sorunlardan bahsederken: "Birçok geleneksel spor yıllar boyunca sporun özünü değiştirmeden, sadece onu sunuş şeklinde düzenlemeler yaparak ayakta kalmayı başardı." Örneğin dünkü finalde bir 9. frame vardı ki... Snooker izlemeye başlamak için dün geceki maçı seçmiş biri varsa, o 57 dakikalık framein sonunda televizyonu kapatmış ve hayatından sonsuza dek çıkarmıştır snooker kavramını. Tek bir kahverengi için onlarca güvenli vuruş yaptı iki sporcu da. Kolay değildi, ben de o sıralarda konsantrasyonumu kaybettim açıkçası. Bunda maçı Emre Yazıcıol'un sunumuyla televizyon koltuğumda değil, küçük bir Justin.tv ekranı karşısında izlemiş olmamın da payı vardır. Ama turnuva boyunca gerçekten güzel bir anlatım vardı Eurosport Türkiye cephesinde. Özellikle efsanevi Higgins-Robertson yarı finalini efsanevi yapan unsurlardan biri de buydu. Mesela bu güzel anlatım Türkiye'de snooker için bir avantajdır. Fakat bunu görebilecek bir yetki mercii var mıdır, emin değilim. Bir başka problem de dünkü maçın yerel saatle 8'de oynanması ve Robertson işi bu kadar erken bitirmese 1'e kadar devam etme ihtimalinin mevcut olması. İlgisine muhtaç olunan Avrupa'da daha da geç saatlere tekabül ediyor bu tabi. Televizyonu açık tutmak için sağlam sebeplere ihtiyaç duyduğun saatlere...
Sıralamanın eski topraklarından iki sporcunun yarı finalde nispeten daha genç isimlere elendiği, yıllar sonra iki uluslar arası sporcunun final oynadığı (1985 British Open: Silvino Francisco-Kirk Stevens finali), finalistlerden birinin deciderdaki siyah ile belirlendiği, en iyiler arasına girecek bir başka Higgins-O'Sullivan maçına sahne olan ve hak edilmiş bir şampiyonlukla tamamlanan güzel bir turnuvaydı. Güneyden gelen kasırga bu şampiyonlukla birlikte dördüncü sıralama turnuvası zaferine ulaştı ve en başarılı denizaşırı oyuncu unvanını da James Wattana'dan devraldı. Yarı finalden beri de bu elemanı destekliyordum ve John Higgins gerçeğine ve diğer ikilinin yüksek formuna rağmen Avustralyalı'nın kazanacağını düşünüyordum. Ya da inanıyordum diyelim... Sevindim.
Sergio Fucking Pizzorno
Bu yılın en sağlam albümlerinden birini kaydeden Kasabian gündemdeyken Sergio Pizzorno'ya da bir parantez açmak istedim. Birçok şarkı sözünün ondan çıktığını ve gitarıyla da gruba hayat verdiğini biliyoruz. Ama söz ondan açılınca mutlaka akıllara gelen bir de futbol hikayesi var. Sergio'nun babası Cenova'dan Leicester'a göç ediyor ve Sergio da burada yetişiyor. Her İtalyan gibi onun için de futbol bir tutku ve Leicester City'de bir futbol kariyeri için de hevesli olduğunu söylüyor Serge. Hatta kariyerinin nasıl şekillendiğini de şu sözlerle açıklıyor: "I told my careers adviser I wanted to be centre forward for Leicester City. When he said 'No', I thought I'd be in a rock 'n roll band."
Şu anki durumundan memnun olsak da, bu İtalyan futbol dünyası için bir kayıp mıdır, yukarıdaki videoyu izledikten sonra bunu düşünmemek imkansız.
YouTube yasağı için şunu da verelim...
Şu anki durumundan memnun olsak da, bu İtalyan futbol dünyası için bir kayıp mıdır, yukarıdaki videoyu izledikten sonra bunu düşünmemek imkansız.
YouTube yasağı için şunu da verelim...
11 Ekim 2009 Pazar
My Balls Feel Like A Pair of Maracas

NBA'de ilk hava atışına kısa bir süre kaldı. Mevsimsel problemler nedeniyle bir türlü preview olayına giremiyoruz. Yoğun bir mesaiye ihtiyaç duyuyor o olaylar, bizde de pek fazla boş zaman yok gibi... Bu haftasonu yazmayı planlıyorduk kısa da olsa bir şeyler ama Oktay'dan ses gelmeyince rafa kaldırmış olduk sanırım. Özetlemek gerekirse şu anda şehirler arası uçuştaki Ricky Davis yorgunluğundayız blog kadrosu olarak. DeAndre Jordan çekmiş yukarıdaki fotoğrafı da... Twitter çıktı, mertlik bozuldu. Doğu konferansı için ben başka bir platforma bir şeyler karalamıştım, yayınlandığı zaman link veririz artık.

Chicago, Utah, Golden State, Phoenix, Boston, New York, Dallas ve Orlando'nun pre-season maçlarına denk geldim. Tabi ideal rotasyonları kullanmaya gerek görmüyor coachlar şu aşamada... En taze maç açık alanda oynanan Phoenix-Golden State maçı... Geçen sezon bu denemeden sonra oyuncular havanın soğukluğundan ve dolayısıyla sıcak kalamamaktan yakınmışlardı. Aynı zamanda rüzgar da şutu etkileyecek seviyedeydi söylenene göre... Dünkü maç için yapılan seçim Indian Wells idi... Sıcaklık ve rüzgar konularında geçen seneki kadar sorun çıkarmamış oyunculara anlaşılan. Oyuncuların bazıları da tedbiri elden bırakmayarak forma altına tişört giymeyi seçmişlerdi. Seyirci için kötü bir görüntü çıktı ortaya... Golden State aslında play-off yapabilecek kadar yetenekli bir oyuncu grubuna sahip. Ancak Don Nelson'ın bitmek bilmeyen denemeleri iyiden iyiye kabak tadı verdi. Stephen Jackson'ın da takımdaki durumuyla ilgili sorunları olduğu ortada, takım tarafından cezalandırıldığı için bu maçta sahada değildi. Cezaya sebep olan da Lakers'a karşı oynadıkları son hazırlık maçında 10 dakikalık süre içinde beş faul ve bir teknik faul alarak maçı açıkça sabote etmesi. Captain Jack geçen ay içerisinde de basın yoluyla takasını istediği için bir ceza yemişti NBA yönetiminden. Golden State günlerinin sayılı olduğunu söyleyebiliriz, Yahoo Fantasy sezonu açılmışken 'aman dikkat' diyelim...

Channing Frye mevcut Phoenix kadrosunda ilk beş bile çıkabilir, bu fırsatı nasıl değerlendireceği kariyerini doğrudan etkileyecek. Phoenix adına Louis Amundson, Jared Dudley, Goran Dragic gibi isimlerin ekstra efor sarf ettiğini gördük. Hatta Amundson orta mesafeden isabetli bir şut kullanıp herkesi dumura uğratmayı da başardı. Earl Clark'tan yana fazla umutlu değildim, Louisville mezunu bu maçta da NBA klasında gözükmedi açıkçası. Terrence Williams'ın yancısı olarak Louisville'de iyi iş çıkarıp mock draftlerde basamakları hızlıca tırmandı geçen sezon, fakat sahada gördüğümüz o fizikteki çaylaklara özgü hamlıktan çok bir kalite yoksunluğu bana kalırsa. Yine de zaman tanımak lazım. (Şimdi kontrol ettim de 4/16 saha içi isabetiyle ayrılmış sahadan. Soğuktandır.)

Söz çaylaklardan açılmışken Chicago'nun bu seferki Baby Bulls denemesi başarılı olacağa benziyor. James Johnson ve Taj Gibson seçimleri hakkında burada da olumlu konuşmuştuk, beklediğimizden de iyi göründüler Londra'daki Utah karşılaşmasında... Stephen Curry'nin belli yetenekleri var, fakat ben hakkında net konuşmak için bir tam sezonu geride bırakmasını bekleyeceğim. All-Star seviyesinden uzakta gördüğümü söyleyebilirim ama. Anthony Randolph çok iyi gözüküyor orada, Anthony Morrow da geçen sezonun en güzel sürprizlerinden birini yaptıktan sonra iyi bir skorer olarak uzun yıllar bu ligde yer alacağını gösteriyor. Flip Murray ve Michael Redd de draft döneminde pek adlarından söz ettirememiş, ancak daha sonra bu ligde önemli parçalar haline gelmişlerdi. Özellikleri açısından benzerlik gösteren bu 22 numaranın kaderi de benzerlik gösterebilir, tabi Murray örneği daha uygun bir örnek olacaktır.

Derrick Rose'un yokluğunda Chicago'nun limitleri hakkında çok fazla izlenim elde edemedik. Boston karşısında pek rakip olabilecek bir takım bulamadı, ben de Ceyhun Eriş faktörüyle zaman zaman Belçika-Türkiye maçına geçtim hatta sıkılıp. (Orada da fazla duramadım gerçi, Eden Hazard oynasaydı bari arkadaş. Dick Advocaat'ı zaten hiç sevmem, bir de hala Emile Mpenza falan. O mu götürecek seni 2012 finallerine? En kötü günündeki Türkiye'yi yensen ne olacak? Gerçi en kötü günümüz hep böyle olsun, Fatih Terim gitti daha ne olsun.) Bu yukarıda zikrettiğim takımlardan beni en çok etkileyeni ise Dallas oldu. Shawn Marion ve Josh Howard da oynamadı söz konusu maçta. Bu isimler gelince bir kez daha izlemek lazım... Ama özellikle Drew Gooden güzel bir ekleme olmuş, Erick Dampier'ın önüne geçebilir rotasyonda. Quinton Ross, bir Rick Carlisle takımında maksimum verim gösterebilecek niteliklere sahip. Matt Carroll'a Lakers'ın bir şans verebileceğini düşünüyordum, hatta Adam Morrison yerine keşke onu alsaydık da demiştim Vlade Radmanovic'i gönderdiğimiz takasta. Gerçi o takasın başrolünü Shannon Brown kapmış durumda şu anda ya neyse... Carroll da iyi bir parça olabilir rotasyonda, Jason Terry de kenardan gelmeye devam eder belki. Öylesi daha güzel... Saha avantajını alması sürpriz olmaz Batı konferansında. Lakers'ın arkasına Denver-San Antonio ikilisini koyuyorum şu anda. Fakat Dallas, Portland ve hatta New Orleans'ın araya girmesi de mümkün olabilir. Utah da kurtulsun şu Çakal Carlos'tan, ondan sonra düşünelim.
10 Ekim 2009 Cumartesi
Wake Me Up When September Ends: Filmekimi 2009

Benim bir şekilde katıldığım altıncı Filmekimi olacak bu. İlk ikisi biraz kenarından köşesinden olmuştu gerçi, yine de beş yıl boyunca Biletix'e ödenen hizmet bedelleri bünyede alerji yaratmış olacak ki bu sene kalktım ilk kez Emek Sineması önünde kuyruğa girdim. Gerçi bir tanesinde kız arkadaşımı kuyrukta bekletmek gibi bir hayvanlık da yapmıştım yanlış hatırlamıyorsam. Yine de Biletix'in muhtelif yerlerimden defaatle kan aldığı gerçeğini değiştirmiyor bu... Bir haftasonu sabahına erken uyandık kuyruğa girmek için sonuç olarak. Uzun da sürdü bekleyiş... Kuyruk desen, o da Ağa Camii'ne kadar uzanıyordu biz biletlerimizi almış çocuklar gibi şen bir vaziyette evimize dönerken.
Tabi pek de öyle değildi durumumuz. Programın da en iyilerinden biri olmadığını düşünüyorum. Aşağıya gideceğim yedi filmi yazacağım, dışarıda kalanlardan sadece bir tanesi festivalde izlenmesi gereken bir filmdi benim için. Onun da sadece "East of Bucharest" ve "4 Months, 3 Weeks and 2 Days" sonrası herkeste gözlenen eğilimin bir sonucu olduğunu söyleyebilirim. Pişman olup olmadığıma Göktuğ ve İnan'dan gelen bildirimlere göre karar vereceğim sanırım... Programıma uyduramadım bir türlü. "No Serious Man" son gün kopyasında bir sorun çıkınca apar topar kaldırıldı listeden. Festival programı açıklandığında gözüme kestirdiğim ilk filmdi, üzülmedim değil. Şansımızı "Vengeance" ile deneyeceğiz... Benim için biraz zoraki bir tercih oldu kendileri ama ilginç bir deneyim olacak gibi görünüyor.

Göktuğ dedik, Lordlar Kamarası işte bildiğiniz. Festival döneminde oraya da göz atmak gerekir arada sırada... Kuyrukta da yoldaşlık etti sağolsun, bir de Fransız ablaya röportaj verdik ayaküstü. Nicolas Sarkozy sordu. Birkaç dakika ciddiyeti koruyabildik, sonra Carla Bruni'ye bağladık ister istemez... Tüm bunlar sonunda, üç buçuk saatlik bir uyku üzerine gelen üç buçuk saatlik bekleyişin karşılığı değildi elimdeki biletlerin ait olduğu koltuklar muhtemelen. İKSV hakkında derin eleştirilere de girecek bir durumum yok şu saatte, zaten çok dolu falan da değilim kendilerine karşı. Bilet olayının işleyişinden genel anlamda bihaberim, fakat bazı çarpıklıklar olduğunu görmemek mümkün değil. Lale Kart almak en kestirme yol olacak gibi, ama çok da emin değilim...
Yine de güzel deneyim oldu. İnsan da yavaş yavaş para kazanmaya başladığı dönemlerde mutluluk duyuyor cebinde fazladan kalan paradan. Ya da belli bir yaştan sonra aileye hizmet bedeli gibi uyduruk yüklemelerle gitmek istemiyor. Bu ikisinden biri...
Şansal sırada -isteği dışında gerçekleşse de- güzel bir metafor yarattı. Gideceği filmlerin listesini yazdığı kağıdın altında haftasonu maçlarından yapılmış güzel de bir kupon bulunuyordu. Hatta içe doğru kıvrılmıştı kağıdın bu kısmı. Fanatik gibi güzide bir gazetede çalışmaya başlayınca moda girmen de kaçınılmaz oluyor. Selam olsun diyerek blog ekibinden gelen kuponları paylaşıyoruz:

KUPONİKİ:
Bu kuponumuzun güzelliği hem az para yatırıyorsunuz, hem de gala olaylarına giremeseniz de üç adet taş gibi film izliyorsunuz. "Valhalla Rising" dar haftaiçi programında ortaya çıkan en büyük banko... Şaka bir yana, birçok kişinin dark horse adayı bu Nicolas Winding Refn filmi. Park Chan-Wook içeride yine kaybetmez.
Bu kuponla size cennetin anahtarını veriyoruz, arabanızın anahtarını gönül rahatlığıyla basabilirsiniz.
Nicolas Winding REFN - Valhalla Rising
Park CHAN-WOOK - Thirst
Costa GAVRAS - Eden Is West
Bildiğim bütün bahis klişeleri de bu kadar galiba. Fazla uzatmadan bu üç ortak film dışında katılım göstereceğimiz diğerlerini de ekleyelim. İnan'ın geniş kuponunda sistem yapmanız önerilir. İsimler büyük ama bir tanesi mutlaka tatmin etmeyecektir, tek maçtan yatmayın boşu boşuna.
GARANTİ KUPON (Sheed):
Michael HANEKE - The White Ribbon
Shane ACKER - 9
Olivier HIRSCHBIEGEL - Five Minutes of Heaven
Johnnie TO - Vengeance

GENİŞ KUPON (Robbie Fowler):
Ken LOACH - Looking for Eric
Woody ALLEN - Whatever Works
Höfer, Marculescu, Mungiu, Popescu, Uricaru - Tales from the Golden Age
Steven SODERBERGH - Che Part One: The Argentine
Steven SODERBERGH - Che Part Two: Guerrilla
Steven SODERBERGH - The Informant
More News from Minor Heaven and Mubarak International Stadium
Ding Junhui-Peter Ebdon maçı var şu anda. Dün Tarja Turunen konserinden eve döndüğümden beri bloga bir şeyler karalamak var aklımda, hatta sadece bu yüzden spor aktivitesi atlamamaya çalıştım bugün imkanlar el verdiğince... Tartışmaya açık fiillerin neredeyse tamamının ayrı yazılması gerekliliğiyle yüzleşmek de her defasında geriyor beni. Dost Elver diye de adam vardı, ama kim olduğu konusunda en ufak bir fikrim yok...

Tarja Turunen dedik, herhalde bir perşembe gecesi Jolly Joker gibi bir yerde verilebilecek en iyi performansı verdi Diva. Özellikle gece boyunca giydiği ikinci elbisesiyle, beyazlar içinde bir tanrıçadan farksızdı ve çok da büyük olmayan konser alanına fazlasıyla hakimdi. Bu kadının bile sahne performansına laf eden ergenler görmüştüm sanal alemde, her biriyle yüz yüze görüşmek, kendilerine hal hatır sormak isterim... Nightwish günlerine tam olarak sırtını çevirmeyen, seyircisini ziyadesiyle tatmin eden bir setlist de vardı. Buna karşın birçok hayranının onu Nightwish ile birlikte kanlı canlı sahnede göremediği için üzgün olduğunu söyleyebilirim nispeten dışarıdan bakan biri olarak... Yine de mevcut bateristin Jukka Nevalainen'den daha iyi olduğuna kanaat getirdik. Solo albümünde onu Nightwish ile birlikte sevmiş kitleye biraz yumuşak gelen bir sound hakimdi, çok da doğal olarak. Dün Mike Terrana'nın konser ortalarına doğru gelen solosu ilaç oldu o anlamda... Zaten kendisi kısa bir dönem de olsa Yngwie Malmsteen ile birlikte çalmış bir amcaymış ufak bir araştırmadan sonra fark ettiğim kadarıyla, kanaatimizin yerinde olduğunu söyleyebiliriz.

Snooker yazınca Mithat'tan tepki görüyorum, o yüzden Glasgow GP için tek yazı hakkımı final sonrasında kullanmayı düşünmekteyim. O'Sullivan-Higgins maçını kaçırmak, üzerine bir de maçın decider ile sonuçlandığını öğrenmek de turnuvaya bağlılığımı olumsuz yönde etkiledi. Kimi destekleyeceğimi de bilemedim. Parma Maniac ve Svetlin'den gelen tepkilere rağmen hala Mark Allen denen çocuğa olan sempatim sürmekte. Bir başka sevdiğim isim olan Jamie Cope'u yenince de hoşuma gitti, fakat O'Sullivan-Higgins maçının galibi karşısında işinin zor olacağı belliydi. Nitekim bugün sadece tek frame alabildi Wizard of Wishaw'dan... Stephen Hendry, Ali Carter ve evsahiplerinden Stephen Maguire olumsuz anlamda şaşırtanlardan oldu. Robert Milkins'in Cinderella hikayesi de şu dakikalarda sonlanmaktadır diye tahmin ediyorum... Neyse uzatmayalım. Çinli ve Mark Williams da formda gözüküyorlar fakat John Higgins'in favori olduğu turnuvada, benim içimden formunu tekrar bulmaya başlamış gözüken Neil Robertson şampiyonluğu geçiyor. Güzel bir yarı final olacak o ikili arasındaki...

Mısır'da çok güzel bir turnuva devam ediyor. Turnuvanın tarihi sebebiyle bazı önemli oyunculara takımlardan izin çıkmamasına rağmen çok yetenekli gençler izledik. Eurosport da yayınlarıyla turnuvanın hakkını fazlasıyla teslim ediyor. Zaman zaman orijinal dil seçeneğine başvurmayı tercih etsem de spiker kadrosu da iyi iş çıkarıyor aslında... Bugün beş oyuncunun, iki teknik direktörün atıldığı, uzatma içerisinde 5 dakikada gelen 3 golle şekillenen unutulmayacak bir maç izledik. Turnuvanın başından beri buralara gelebileceğini göstermişti Macaristan. İtalya'yı yenerken uzatmadaki çok önemli iki golün sahibi Krisztian Nemeth kadar, müthiş paslar ile bu gollerin yaratıcısı olan iki orta saha oyuncusuna da minnettar olmalılar. İlk pası veren sanırım Marko Futacs idi, ikincisinde ise turnuva boyunca dikkat çeken Vladimir Koman'ın müthiş ara pası idi bahse konu olan... Sampdoria'nın oyuncusu kendisi, fakat Bari'de kiralık. Takip etmek gerek...

İtalya ve Macaristan bu jenerasyonlarıyla geçen yıl 19 yaş altı Avrupa şampiyonasının yarı finalinde de karşılaşmış, kazanan oyuna sonradan giren Martin Forestieri'nin attığı golle İtalyanlar olmuştu. O kadrodan Alberto Paloschi, Stefano Okaka Chuka, Andrea Poli gibi tanıdık isimler burada olmamasına rağmen iyi direndiler. Maçın en kritik dakikalarını rakiplerinden 1 ya da 2 kişi eksik götürmelerine rağmen, o dakikalarda dahi gol için daha arzulu takım görünümünde olmayı başardılar. Bir İtalyan takımında çok sık göremeyeceğiniz bir manzarayla ödüllendirdi bu çocuklar maçı izleyenleri. Michelangelo Albertazzi ve oyuna sonradan giren Eusepi-Bonaventura ikilisi not defterine adı düşülen oyunculardı benim adıma. Karşılaşmanın hakemi Oscar Ruiz'in kart seçimlerini kısmen de olsa sorgulamak gerek. Özellikle alt yaş kategorilerinde otoriteyi kart yoluyla sağlamaya çalışmak çoğu zaman işlerin çığırından çıkmasıyla sonuçlanır. Bu turnuvada da gördük ki birilerinin Güney Amerikalı hakemlere bunu bir kez daha hatırlatması gerekir.

Günün ikinci maçı sonrası ilk maçın gölgede kalmaması mümkün değildi. Gana ve Güney Kore de iyi top oynadılar. Yetenek anlamında rakibinden aşağıda olduğu açıkça görülen Güney Kore'nin her kategoride olduğu gibi yine seri paslarla, topu koşturarak oynadığı güzel oyun sonuca gitmeye yetebilirdi. Bu yönde Gana kalecisinden gelen ikramlara rağmen mümkün olmadı Güney Kore galibiyeti. Yine de bu ülkenin bir ekol yaratmaya doğru emin adımlarla gittiğini söyleyebiliriz. Her turnuvada disiplinli biçimde o karakteristik futbollarını sahaya sürebildiklerini görüyoruz ki yola onlardan çok daha önce çıkmış olmamıza rağmen, o yolun yarısını bile kat edememiş olduğumuzu görmek de hoş olmayan bir tat bırakıyor ağızda. Fatih Terim'in basın toplantısını izleyerek günü bitirmiş olmak da çok yardımcı olmuyor. Bu arada daha çok Abedi Pele'nin oğlu Andre Ayew için ekran karşısına geçmişken, Ransford Osei de güzel bir sürpriz oldu. Twente'de kiralık oynuyor ama kulübü Maccabi Haifa'ya yakın zamanda iyi bir bonservis ücreti kazandıracağını tahmin etmek çok zor değil. Ayew zaten Sir Alex Ferguson'ın ilginç biçimde ümitvar olduğu Gabriel Obertan'ın kayıplara karıştığı Lorient'da yaptıklarıyla bile kalitesini gösterebilmişti... Olympique Marseille forması için bana kalırsa hala erken, zaten Didier Deschamps da öyle düşünüp ikinci lige kiralamış bir seneliğine...

Bu yarıyıl biraz daha fazla bölüm dersi var. Bu da projesi, sunumu, ödevi bol bir süreç anlamına geliyor... Arada gelir yazarız. Tam preview mevsimi aslında, biliyorum. Ama zaman el vermeyebilir, ne verir zaman gösterecek. Böyle bir çıkmazla bitirmek de istemezdik yazıyı ama elden ne gelir...

Tarja Turunen dedik, herhalde bir perşembe gecesi Jolly Joker gibi bir yerde verilebilecek en iyi performansı verdi Diva. Özellikle gece boyunca giydiği ikinci elbisesiyle, beyazlar içinde bir tanrıçadan farksızdı ve çok da büyük olmayan konser alanına fazlasıyla hakimdi. Bu kadının bile sahne performansına laf eden ergenler görmüştüm sanal alemde, her biriyle yüz yüze görüşmek, kendilerine hal hatır sormak isterim... Nightwish günlerine tam olarak sırtını çevirmeyen, seyircisini ziyadesiyle tatmin eden bir setlist de vardı. Buna karşın birçok hayranının onu Nightwish ile birlikte kanlı canlı sahnede göremediği için üzgün olduğunu söyleyebilirim nispeten dışarıdan bakan biri olarak... Yine de mevcut bateristin Jukka Nevalainen'den daha iyi olduğuna kanaat getirdik. Solo albümünde onu Nightwish ile birlikte sevmiş kitleye biraz yumuşak gelen bir sound hakimdi, çok da doğal olarak. Dün Mike Terrana'nın konser ortalarına doğru gelen solosu ilaç oldu o anlamda... Zaten kendisi kısa bir dönem de olsa Yngwie Malmsteen ile birlikte çalmış bir amcaymış ufak bir araştırmadan sonra fark ettiğim kadarıyla, kanaatimizin yerinde olduğunu söyleyebiliriz.

Snooker yazınca Mithat'tan tepki görüyorum, o yüzden Glasgow GP için tek yazı hakkımı final sonrasında kullanmayı düşünmekteyim. O'Sullivan-Higgins maçını kaçırmak, üzerine bir de maçın decider ile sonuçlandığını öğrenmek de turnuvaya bağlılığımı olumsuz yönde etkiledi. Kimi destekleyeceğimi de bilemedim. Parma Maniac ve Svetlin'den gelen tepkilere rağmen hala Mark Allen denen çocuğa olan sempatim sürmekte. Bir başka sevdiğim isim olan Jamie Cope'u yenince de hoşuma gitti, fakat O'Sullivan-Higgins maçının galibi karşısında işinin zor olacağı belliydi. Nitekim bugün sadece tek frame alabildi Wizard of Wishaw'dan... Stephen Hendry, Ali Carter ve evsahiplerinden Stephen Maguire olumsuz anlamda şaşırtanlardan oldu. Robert Milkins'in Cinderella hikayesi de şu dakikalarda sonlanmaktadır diye tahmin ediyorum... Neyse uzatmayalım. Çinli ve Mark Williams da formda gözüküyorlar fakat John Higgins'in favori olduğu turnuvada, benim içimden formunu tekrar bulmaya başlamış gözüken Neil Robertson şampiyonluğu geçiyor. Güzel bir yarı final olacak o ikili arasındaki...

Mısır'da çok güzel bir turnuva devam ediyor. Turnuvanın tarihi sebebiyle bazı önemli oyunculara takımlardan izin çıkmamasına rağmen çok yetenekli gençler izledik. Eurosport da yayınlarıyla turnuvanın hakkını fazlasıyla teslim ediyor. Zaman zaman orijinal dil seçeneğine başvurmayı tercih etsem de spiker kadrosu da iyi iş çıkarıyor aslında... Bugün beş oyuncunun, iki teknik direktörün atıldığı, uzatma içerisinde 5 dakikada gelen 3 golle şekillenen unutulmayacak bir maç izledik. Turnuvanın başından beri buralara gelebileceğini göstermişti Macaristan. İtalya'yı yenerken uzatmadaki çok önemli iki golün sahibi Krisztian Nemeth kadar, müthiş paslar ile bu gollerin yaratıcısı olan iki orta saha oyuncusuna da minnettar olmalılar. İlk pası veren sanırım Marko Futacs idi, ikincisinde ise turnuva boyunca dikkat çeken Vladimir Koman'ın müthiş ara pası idi bahse konu olan... Sampdoria'nın oyuncusu kendisi, fakat Bari'de kiralık. Takip etmek gerek...

İtalya ve Macaristan bu jenerasyonlarıyla geçen yıl 19 yaş altı Avrupa şampiyonasının yarı finalinde de karşılaşmış, kazanan oyuna sonradan giren Martin Forestieri'nin attığı golle İtalyanlar olmuştu. O kadrodan Alberto Paloschi, Stefano Okaka Chuka, Andrea Poli gibi tanıdık isimler burada olmamasına rağmen iyi direndiler. Maçın en kritik dakikalarını rakiplerinden 1 ya da 2 kişi eksik götürmelerine rağmen, o dakikalarda dahi gol için daha arzulu takım görünümünde olmayı başardılar. Bir İtalyan takımında çok sık göremeyeceğiniz bir manzarayla ödüllendirdi bu çocuklar maçı izleyenleri. Michelangelo Albertazzi ve oyuna sonradan giren Eusepi-Bonaventura ikilisi not defterine adı düşülen oyunculardı benim adıma. Karşılaşmanın hakemi Oscar Ruiz'in kart seçimlerini kısmen de olsa sorgulamak gerek. Özellikle alt yaş kategorilerinde otoriteyi kart yoluyla sağlamaya çalışmak çoğu zaman işlerin çığırından çıkmasıyla sonuçlanır. Bu turnuvada da gördük ki birilerinin Güney Amerikalı hakemlere bunu bir kez daha hatırlatması gerekir.

Günün ikinci maçı sonrası ilk maçın gölgede kalmaması mümkün değildi. Gana ve Güney Kore de iyi top oynadılar. Yetenek anlamında rakibinden aşağıda olduğu açıkça görülen Güney Kore'nin her kategoride olduğu gibi yine seri paslarla, topu koşturarak oynadığı güzel oyun sonuca gitmeye yetebilirdi. Bu yönde Gana kalecisinden gelen ikramlara rağmen mümkün olmadı Güney Kore galibiyeti. Yine de bu ülkenin bir ekol yaratmaya doğru emin adımlarla gittiğini söyleyebiliriz. Her turnuvada disiplinli biçimde o karakteristik futbollarını sahaya sürebildiklerini görüyoruz ki yola onlardan çok daha önce çıkmış olmamıza rağmen, o yolun yarısını bile kat edememiş olduğumuzu görmek de hoş olmayan bir tat bırakıyor ağızda. Fatih Terim'in basın toplantısını izleyerek günü bitirmiş olmak da çok yardımcı olmuyor. Bu arada daha çok Abedi Pele'nin oğlu Andre Ayew için ekran karşısına geçmişken, Ransford Osei de güzel bir sürpriz oldu. Twente'de kiralık oynuyor ama kulübü Maccabi Haifa'ya yakın zamanda iyi bir bonservis ücreti kazandıracağını tahmin etmek çok zor değil. Ayew zaten Sir Alex Ferguson'ın ilginç biçimde ümitvar olduğu Gabriel Obertan'ın kayıplara karıştığı Lorient'da yaptıklarıyla bile kalitesini gösterebilmişti... Olympique Marseille forması için bana kalırsa hala erken, zaten Didier Deschamps da öyle düşünüp ikinci lige kiralamış bir seneliğine...

Bu yarıyıl biraz daha fazla bölüm dersi var. Bu da projesi, sunumu, ödevi bol bir süreç anlamına geliyor... Arada gelir yazarız. Tam preview mevsimi aslında, biliyorum. Ama zaman el vermeyebilir, ne verir zaman gösterecek. Böyle bir çıkmazla bitirmek de istemezdik yazıyı ama elden ne gelir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Yeni Yazıhane Diyorsak...
Bir yılı geride bıraktığımız gibi soluğu yeni tasarımda aldık. Kubilay Kahveci'nin yeni oyuncakları için buradan yakın. Yazıhan...
-
Ay lav mot à mot çeviri. Ay lav veri veri mot à mot çeviri. Sezon 25 saat aralıksız basketbolla başlamaktayken bundan da eksik kalmayalım is...
-
ODTÜ Matematik Bölümü'nün 58 derecelik sınıflarında diferansiyel denklemlerle boğuşurken ihtiyaç vardı aslında basketbola, ama günleri...
-
Bir yılı geride bıraktığımız gibi soluğu yeni tasarımda aldık. Kubilay Kahveci'nin yeni oyuncakları için buradan yakın. Yazıhan...



