1 Ekim 2008 Çarşamba

Anket Durumları #2


İkinci anketi de geride bıraktık. 10 günlük bir süreçti ve açıkçası blog açısından çok zengin bir dönem değildi. Her şeyden önce tembel insanlarız. Bir de genel olarak monoton seyreden hayatımız alışılmadık tempolar içerisine girince eli ayağı çekiyoruz buralardan. Oktay ile çok haberleşemedim ama benim için böyle bir dönemdi, bayram tatilinde affettirmeye çalışacağız kendimizi... Yine de bu nispeten kısa süreli ankette 40 oyu gördük, teşekkür ederiz ilgilenenlere. Klişe bir anketti aslında, ama ilk seferkinin aksine futbol ile içli dışlı hemen herkesin bir fikir sahibi olabileceği bir konu seçmekti zaten amacımız. Premier League'de yapılan yaz transferleri arasında takımında en büyük etkiyi yaratacak ismi aradık, ön plana çıkan Dimitar Berbatov oldu. Gole ulaşması için biraz beklemek zorunda kaldık ama takıma geç katılan bir isim olarak çok iyi bir performans koydu bence de. Bu gece de coşageldiği haberini aldık zaten. Bizim 2 oyumuz ise Deco'ya gitti, eğer Oktay oyunu değiştirmediyse tabi. En az bu saydıklarım kadar rağbet gören bir diğer isimse Robinho olmuş. Anketin oylamaya açık olduğu dönem içerisinde en büyük performansı o gösterdi diyebiliriz. Bunun da etkisi vardır mutlaka. Yüzde vermek biraz abes olabilir ama biz sonuçları verelim yine de:


Dimitar BERBATOV - 11 - 27%
DECO - 8 - 20%
ROBINHO - 7 - 17%
Albert RIERA - 3 - 7%
Roman PAVLYUCHENKO - 3 - 7%
Samir NASRI - 2 - 5%
Luka MODRIC - 2 - 5%
Peter CROUCH - 2 - 5%


Sıradaki anketin ise daha uzun soluklu olmasını amaçlıyorum. Muhtemelen de NBA konulu olacaktır. Takımların medya günlerinden gelen fotoğraflarla iyiden iyiye 'Countdown to Tip-Off' havasına girdik. Phil Jackson'ın sakalı kesmesi, Andrew Bynum'ın hayvani boyutlara ulaşmış trisepsi falan derken en büyük değişimin Los Angeles yöresinden geldiğini söyleyebiliriz. Greg Oden'a nihayet kavuşmuş ve Kevin Pritchard ile imrenilecek bir yeniden yapılanmanın altından kalkmış Blazers en çok merak ettiğim takımlardan. Ve tabi Ron Ron'ın Toyota Center'da yaratacağı etkiyi çok merak ediyorum, çok da büyük boyutlara ulaşmamasını umarak...

Güncelleme: Anketleri sağ sütuna ekledim. Normal sezonun sonuna yaklaşırken aynı soruları bir kez daha sorup, köprünün altından geçen suları daha yakından görmek gibi bir düşüncem var. Şampiyonluk ve ödüller konusundaki tahminleriniz yanında bu yaz takım değiştirenler hakkında görüşlerinize de başvurduk. "ESPN yapmış, bizim ne eksiğimiz var" diyerek... Her ankette seçenekleri beşe kadar indirmeye çalıştım, bir önceki anketteki gibi bir Jose Bosingwa şıkkı olmasın diye. Bu konuda objektif olmak çok güç, bu yüzden de benim beş seçeneğim yeterli olmuyorsa esprili(!) altıncı seçeneğe de bekleriz. Yalnız Kevin Love patlarsa yatacak yerim yok...

CL Night


Zenit St. Petersburg-Real Madrid maçıyla açtım akşamı. Kaliteli de bir maçtı. Özellikle ikinci yarıda Real Madrid deplasman takımı psikolojisiyle skoru korumak için kapanınca maç daha da güzel bir hal aldı. Ancak Zenit'in Andrei Arshavin önderliğindeki baskısı yeterli olamadı. Pavel Pogrebnyak'ın bu kadar kötü olduğu bir günde çok da kolay değildi yeterli olması. Zenit'te diğer bölgelerin yanında sırıtan açık bir şekilde savunmanın göbeği. En son Monaco'da izlemiştim Zenit'i, o maçta Sébastien Puygrenier geçer not almıştı benden, yanında da Roman Shirokov'u bekliyordum bugün. Ancak Tomáš Hubočan ile karşılaştık... Kendi kalesine attığı goldeki acemiliği bir yana, çok sık kademe hatası yaptı. İkinci golde savunmanın arkasına sarkan Ruud Van Nistelrooy'u zaptetmesi gereken de Slovak oyuncuydu. Bu bölgede Dick Advocaat'ın elinin çok sağlam olmadığını söyleyebiliriz. Orta sahada Anatoliy Tymoshchuk ile öndekiler arasında bağlantı kurma misyonuyla donanmış Konstantin Zyryanov da gününde olmayınca tüm yük 10 numaranın üstüne bindi. O da özellikle ikinci yarıda her şeyi yaptı, bileğiyle kendisine de hayran bıraktı ama yeterli olmadı. Fatih Tekke de yerine girdiği Pogrebnyak'tan daha etkili oldu diyebiliriz, ama bir kez golle burun buruna gelmesine rağmen hedefe ulaşamadı.

Real Madrid cephesine geldiğimizde, özellikle orta sahanın yeteri kadar sert olmadığını düşünenlerdenim. Wesley Sneijder'in yokluğunda Robben-Van Der Vaart ikilisinin böyle bir sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum. Bu sertliği yaratması gerekenler bugün için Rubén De La Red ve Mahamadou Diarra idi. Diarra son 2 yıldaki performansıyla herkesten övgü toplayan bir isim. Ancak orta sahayı çekip çevirecek yeterlilikte görmüyorum ben kendisini, hele de Real Madrid çapında bir takımda! Yanında De La Red'in olması durumu daha da kötü kılıyor. Ligdeki son Betis maçında da zayıf görmüştüm bu ikiliyi, bu maçta da topu oyuna sokma noktasında Pepe'yi çaresiz bıraktılar bir iki pozisyonda. Ezeli rakipleri Barcelona ile karşılaştırdığımızda bu bölgede ciddi bir fark görüyoruz. Xavi, Andres Iniesta, Yaya Toure ve hatta Seydou Keita gibi isimlere imrenerek baktığını zannediyorum Bernabeu ahalisinin. Yine de önlerindeki Hollandalılar birçok maçta galibiyet için yeterli olabiliyor. Real Madrid kariyerine beklediğimden çok daha iyi başlayan Rafael Van Der Vaart önünde de hem mahcubiyet, hem de saygı ile eğiliyorum efendim...


Sonrasında da Kadıköy'e uzandık. Yeteri kadar tatmin olmadım, sanıyorum. Fenerbahçe hakkında genel bir değerlendirmeye girişesim yok pek ama bu yaz yapılan hamlelerin her birine şüpheyle yaklaşmıştım, bilen bilir. Sadece Dani Güiza'nın Semih Şentürk ile iyi bir ikili oluşturacağını, ancak böyle bir partnerliğin de takımda Alex'e yer bulma konusunda Luis Aragones'i sıkıntıya sürükleyeceğini düşünüyordum. Açıkçası sürekli kendilerini geliştirdiklerini söyleseler de Aziz Yıldırım ve yönetiminin yanlış yapmaya devam ettiğini düşünmekteyim. Zico ile maddi açıdan anlaşılamaması, anlayışla karşılanması gereken bir durum. Ancak aldığınız teknik direktörün nasıl bir oyun şablonu ile oynadığını görmek için bu yazki turnuvaya bakmak yeterli. Takımı İspanyol takımlarındaki başkanlar gibi yöneten, ancak farklı olarak bu konudaki yetkisini futbol içinden gelen isimlerle paylaşmayan Yıldırım idi o turnuvaya bakması gereken. Ama futboldan anladığı yönündeki iddiası doğruysa, bu turnuvayı izlemeyi ihmal etmiş Başkan. Zira Aragones'in eline verdiği kadro birçok kabusunda yer bulmuştur İspanyol hocanın, her ne kadar bugüne dek gamsız bir görüntü çizmiş olsa da. Josico transferini dikkate almak gerekiyor mu bilmiyorum ama onun dışında Aragones'in isteği doğrultusunda bir orta saha elemanı da alınmadı. Belki Deniz Barış'ı kolay harcadı Aragones, ama onun dışında da pek de suçlu bulamayız kendisini. Fenerbahçe taraftarını Selçuk-Maldonado ikilisiyle yüz yüze bırakan isim Aragones değil Yıldırım'dır. Her şeyden önce transfer bütçesinin önemli bir kısmını Emre Belözoğlu'na harcayan kişi olarak.

Bunun dışında Aragones'in doğru seçim olup olmadığı da tartışılır, ama başlı başına bir yazı konusudur bu. Yine de kısaca bugün için, kariyeri yükseliş eğiliminde olan ve ivme bulabileceği bir ortam arayan bir teknik direktörün seçimi çok daha uygun olurdu. Zira futbol takımı olarak, hatta daha genel alırsak kulüp olarak Fenerbahçe de böyle bir marka. Avrupa'da yükselen bu değerin aldığı teknik direktörün Fenerbahçe'yi çalıştırmak dışındaki alternatifinin emeklilik olmaması gerekirdi. Böyle de söylenebilir. Genç yetenekleri her daim takip ettiğini, daha önce de Luciano Spalletti'yi gündemine aldığını söyledi kulübün televizyonunda Yıldırım. "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" gibi güzel bir deyiş var... Her neyse futbol tadı açısından pek bir şey bulamadık sahada. Zaman zaman Colin Kazım-Richards, zaman zaman da Hollanda'da 2005 yazında bize karşı yaptığı hat-trick ile hafızalarımızda yer etmiş Oleksandr Aliyev pozitif bir şeyler yapabildiler. Ama bir Arshavin yoktu tabi sahada. Bu arada Aliyev'i Avrupa'nın 1 numaralı organizasyonunda görünce, o turnuvada ona meydan okuyan Sezer Öztürk'ü hatırladım. Kesinlikle fazlasını yapabilecek bir adamdı, ama sonu Berkant Göktan'dan farklı olmayacak gibi. Fenerbahçe açısından hoş olmayan bir görüntü de kameranın yedek kulübesine döndüğü anlarda ortaya çıktı. Tamam birkaç eksik var ama her şeye rağmen yıllardır bir yapılanma içinde olan, her geçen gün kadroya yeni bir parça ekleyen bu takımın kulübesinde akla ilk gelen ismin Uğur Boral, sahaya ilk giren isminse Burak Yılmaz olması fena halde düşündürücü.


Bu iki grup özelinde birkaç kelam ile bitirmek gerekirse bugün izlediğimiz takımların çok iç açıcı olmadığını söylemeliyiz. Real Madrid'in orta sahası hakkında kesin bir kanıya varmak için Juventus maçlarını özellikle bekliyorum. Zenit'in ise arkasıyla problemler yaşayacağı ortada. Hatta BATE Borisov önünde de... Fenerbahçe'nin grubunda Arsenal'ın ısındığını görüyoruz. Haftasonu şok bir mağlubiyet almışlardı, acısını Porto'dan çıkardılar. Porto geçen seneki etkinliğinde gözükmüyor. Yaratıcılık anlamında Lucho Gonzalez'den başka sığınacakları bir isim yok. Ricardo Quaresma'nın yokluğu bir yana, geçen sene de var olan savunma sıkıntısının bu yıl had safhada olduğu kolayca görülebilir. Dynamo karşısında evlerinde ne yapacakları çok önemli. Çok kapasiteli bir takım görüntüsü çizmese de Porto'da alınacak 1 puan Ukrayna ekibini gruptan çıkarabilir de. Bu gruptan ilk bileti alan ekip ise takımın direksiyonunu emanet ettiği Cesc Fabregas'ın form düşüklüğüne rağmen Arsenal olacaktır. Bence.

Son olarak da Dynamo'dan Betão'yu özellikle beğendiğimi belirtmek isterim. Bir de Dimitar Berbatov'a "Hoş gelmişsin" demek...

29 Eylül 2008 Pazartesi

Avrupa Macerası #2


Bu hafta hem bayram hem de Avrupa heyecanı olacak. Şehir dışına çıkmayan Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarları için oldukça güzel bir fırsat. Serinin ilk yazısında yaptığım tahminler tutmuş kısmen. Hatta Beşiktaş maçının skoru da dahil bu tutan tahminlere. Cem'in diğer yazımın altına bıraktığı yorumdan dolayı bahisseverler için yazı dizisi yapıyorum gibi hissettim. Takımlarımızı ve rakiplerini analiz etmekti amacım aslında. Neyse... Bu haftaki analizlerimize(!) geçelim.


Şampiyonlar Ligi'ndeki tek temsilcimiz olan Fenerbahçe, ilk maçında Porto'ya 3-1 yenilmişti. Tabi 15 dakikada yenen 2 golün büyük payı var bunda. İkinci yarı Fenerbahçe beraberlik sayısını bulmak için oldukça iyi fırsatlar ele geçirmişti aslında. Ama olmadı. Ligdeki durumu da oldukça kötü Fenerbahçe'nin. Son Sivasspor maçında görüldü ki, takım geçen seneki görüntüsünden çok uzak. Bunlar yetmiyormuş gibi Semih'in de maçta oynamayacağı açıklandı. Dynamo Kyiv'le pek güzel hatıraları yok Fenerbahçe'nin. 2 yıl önce Şampiyonlar Ligi'ne kalma mücadelesinde Kyiv'e elenmişti. Maça gelince, Fenerbahçe oldukça büyük bir taraftar baskısı ile oynayacak karşılaşmada. Bu baskı sonucu ailecek hücuma çıkarlarsa, hiç istenmeyen bir durum ile karşılaşabiliriz. Kyiv belki de Avrupa'nın en iyi kontra atak yapan takımlarından biri. Ismaël Bangoura gibi çok da önemli bir oyuncuları var. Spartak Moskova'yı her iki maçta da 4-1 yendiler, Arsenal'i ise ellerinden kaçırdılar. Çok formda görünüyorlar. Büyük olasılıkla gollü geçecek bir maç. İlk golü bulan maçı koparabilir. Kyiv olursa bu takım, çok ilginç bir skorla karşılaşabiliriz. Hiçbir skor beni şaşırtmayacak o kesin. Skor tahminim: 3-2...


İlk maçı 1-0 ile kazanan Beşiktaş bu sefer Kharkiv ile Ukrayna'da karşılaşacak. İlk yazımda yazdıklarımı bir kez daha tekrarlamak istiyorum. Kesinlikle zayıf bir takım değil. Gerçi İnönü'de çektikleri şutlarla direk boyalarını dökerek bunu az çok ispatladılar. Kesinlikle 1-2 veya 1-3 gibi bir skor olabilirdi. Ama deplasmanda işler biraz daha farklı. Gol bulmak zorunda olan takım Kharkiv olacak. Haber bültenleri ise Beşiktaş'ın maça tek forvetle çıkacağı konusunda hemfikir. Holosko kanat oyuncusu olarak oynayacak olsa da bana göre o maçın kilit oyuncusu olacak. Beşiktaş'ın erken bir gol bulması eşleşmeyi bitirecektir. Kharkiv'in 3 gol bulması çok zor. Sivok'un durumu da kesinleşmiş değil bu arada. Onun eksikliği önemli bir etken olabilir. Zapotocny ile oldukça uyumlu bir ikililer. Yetişemezse Toraman oynayacak büyük olasılıkla. Gerçi bunun takım savunmasını çok da etkileyeceğini sanmıyorum. İlginç bir maç olabilir, ne olursa olsun Beşiktaş'ın turu alıp geleceğine eminim. Skor tahminim: 1-2...


Galatasaray ise çıkışını Bellinzona karşısında devam ettirmeye çalışacak. Kewell-Baros-Lincoln triosu oldukça formda. Normal şartlarda aralarında 8-9 gömlek fark olan iki takım. En büyük sürpriz ilk maçta yaşandı. Lincoln'ün eşek şansı ile attığı gol sayesinde kıl payı kazandık. Bellinzona'nın ondan iyisini yapacağını sanmıyorum. Hücum hattımız bu kadar formdayken oldukça gollü ve süratli bir maç olması oldukça muhtemel. Bayram ve uygun bilet fiyatları nedeniyle stadın dolacağını da düşünürsek oldukça farklı bir skor çıkabilir. Tahminim: 6-1...


Gelelim en zor durumda olan temsilcimiz Kayserispor'a. İlk maçta tam beraberliği yakaladım derken PSG'ye 2-1'lik skorla mağlup olmuşlardı. Gerçekten tur imkansıza yakın görünüyor. Hem karşıdaki takım, hem de deplasman olması bu düşünceyi destekler nitelikte. Gerçi son izlediğim PSG maçı biraz da olsa umutlanmamı sağladı. Evlerinde çok kötü bir oyun sonunda Grenoble'ye 1-0 yenildiler. Kayserispor ise yine bildiğimiz gibi... Kısır maçlarından birini daha oynayarak Eskişehirspor'u 1-0 mağlup etti. Yine Kayserispor'un en az 2 gol bulmak zorunda olması durumu güçleştiriyor. Maç tahminim: 2-0...

28 Eylül 2008 Pazar

Mesut Strikes Yet Once More


Allianz Arena'daki bozgunun başkahramanı hakkında geçen hafta yazmalıydım. Hatta başlığı da "Mesut Strikes Again" yapmalıydım ki bu haftakinin bir anlamı olsun. Birçok şey gibi onu da atlamak zorunda kaldım ne yazık ki... Ama Mesut Özil kendini unutturacağa benzemiyor. Schalke formasıyla ilk olarak 2006 sezonu öncesindeki Ligapokal karşılaşmalarında izlemiştik. İlk maçta Cassio Lincoln atılınca, takip eden iki maçta ilk onbirde oynatılmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Çok da iyi oynamıştı... Ama milli takım yönündeki tercihini çoktan yapmıştı, Almanya'yı tercih etmişti. Açıkçası bu seçimlerden sonra çok vah çekenlerden değilimdir. Zira Mesut Özil de, Serdar Taşçı da Alman futbolunun birer ürünü. Türk milli takımını seçenlerine de piyango olarak bakıyorum. Marco Aurelio'nun durumunu içime sindirdiğim gibi bağrıma basıyorum tabi Hamit Altıntop'u, ya da bir başkasını. Çok şükür öyle bir sorunum yok... Neyse ki Mesut mevzuunda rüya başlamadan sona ermişti bizim için. Muhtemelen Baba Özil verdi o kararı da. Schalke yöneticilerinin sıkça bahsettikleri adam. Söylediklerine göre Mesut ile sözleşme uzatamamalarının tek nedeni babasının Mesut'u dünyanın en büyük futbolcusu olarak görmesiymiş. Belki dünyanın en büyük futbolcusu değil ama Schalke'de daha fazla şansı da hak ediyordu. Zaten halihazırda önünü kesen Ivan Rakitic'in üzerine Jefferson Farfan'ın da transfer edilmesiyle Mesut'a bir şekilde kapı gösterilmişti bence.


Peki Diego'nun olduğu bir Bremen doğru istikamet miydi? Bayern maçına kadar şüphelerim vardı. Mesut sezona gerçekten iyi başladı. Belki skor tabelasında ismini sıkça görmüyorduk ama birkaç maçı domine ettiğini duyduk, gördük... Sonra Diego Pekin'den döndü, kafa iznini de tamamladı. İşte bu noktadan sonrası kritikti. Ama geçen hafta öyle bir Mesut izledik ki, kafamızda hiçbir soru işareti bırakmadı. Bence Diego ve Mesut'un bir arada ve önlerinde iki santrforla birlikte oynaması ne olursa olsun bazı marazlar doğuracaktır. 5-2 biten maç da dahil Diego ve Mesut'un aynı anda sahada kaldığı dakikalarda birbirlerinden güç aldığına rastlamadım, hatta çoğu zaman birisinin varlığı diğerinin sahada eğreti durmasına neden oldu bence. Yine de şu son performansı sonrası rahatça söyleyebilirim ki, bu durumdan birisi endişe duyacaksa o Mesut değil...


Bu hafta da Hoffenheim önünde maçı alan isim oldu Mesut. Perdeyi o açtı takımı adına, sonra durum 4-1 oldu. Bremen'in Allianz Arena'da arkasına aldığı rüzgarın, lige fırtına gibi giren Hoffenheim'ı bile aciz bıraktığını düşündük. Ama Hoffenheim yine pes etmedi. 4-4 yaptı durumu eksik kalmış evsahibi karşısında. Fakat sonunda ipi çeken Mesut oldu. Bu blogun yorum ekranında da, başka birçok platformda da iddialı konuşmuştum Hoffenheim konusunda. Özellikle "Gelecek sezon Hoffenheim'ı UEFA Kupası'nda izlememiz kaçınılmaz" şeklinde görüş bildirenlere, takımın bana ilk sezonundaki Cottbus'u hatırlattığını, iyi başlangıçta fikstürün de payı olduğunu falan söylemiştim. Fikstür? Adamlar Dortmund'u dörtlediler. Jürgen Klopp'un payı yok muydu? Vardı. Ama konu bu değil. Cottbus ile tek ortak yanları iskeleti Balkan menşeili isimlerden oluşturuyor olmaları. "Avrupa Kupası görürlerse blogun temasını Hoffenheim mavisi yaparız, bu bir sözdür" demişim burada. Son gördüklerimden sonra tırsmadım değil. Bunun üzerine Kevin Love da patlarsa blogu kapatır gideriz zaten! Yine de bir düşüş bekliyorum, en büyük umudum da Ramazan Özcan. Bugün yediği gollerde ne derece hatalı bilmiyorum, izleyemedim. Mesut'un gollerinde bireysel beceri ön plandaymış galiba, Diego'nun golünde bir kaleci hatasından bahsediliyor. Hafta arası Ralf Rangnick de Ramazan'ın yetersiz performansından dem vurmuştu. Vedad Ibisevic, Demba Ba ve Sejad Salihovic böyle devam ettiği sürece yediklerinden fazlasını atmakta zorlanmayacaklardır yine de.

Bu arada Dortmund-Stuttgart maçını da pas geçmedim, yarın yazmayı düşünüyorum. Tamas Hajnal'e ve aşağıda görülen güzelliğe bir saygı duruşunda bulunmazsak olmaz.

Schuld und Verantwortung











Bu tarzı çok sevmem ama sözü fotoğraflara bıraktım bu seferlik... Thierry Henry'nin en büyük hayranı sayılmam, Arsenal günlerinden kalma bir antipatim vardır kendisine. Bazıları bu antipatimi kıskançlığa yormuştur ama bana göre bunun asıl kaynağı Henry'nin tepeden bakan tavırları. Barcelona'ya transferi sonrası kariyeri büyük bir ivmeyle düşüşe geçse de Henry aynı Henry. Küçük dağları o yarattı çünkü... Ancak beni son dönemde en çok rahatsız eden tarafı sürekli bir şeylerden şikayetçi olması. Yukarıdaki fotoğrafların hepsi son üç aydaki maçlardan alınma. Henry gol kaçırıyor, hatalı paslar veriyor, savunmacısına faul yapıyor. Ama hiçbir zaman suçlu Henry değil. Henry'ye göre tabi. Leo Messi, Samuel Eto'o ile girmeye alışkın olduğu verkaçlardan birini denedi önce. Ama top Henry'den geri gelmedi. Onun yerine zayıf bir vuruş yapmayı yeğledi Titi. Suçlu kesinlikle o değildi. Kalecinin bulunmadığı, nispeten boş bir kaleye topu yuvarlamaktansa çizgideki savunmacılardan birinin kafasını nişanlamayı tercih etti. Suçlu o değildi, zaten top çizgiyi geçmişti de. Golü(!) vermeyen hakemdi suçlu.

Şu sıralarda evine döndüyse, eminim vicdanı çok rahattır Henry'nin. Günü kurtardı, maçı kazandırdı. Tamamen kendi becerisiydi attığı gol. Xavi'nin güzel pası mı? Carlos Kameni'nin basit hatası mı? Şans mı? Hadi canım siz de! O bu gece onu bu ana dek yedek bırakan Pep Guardiola'ya en güzel cevabı verdi, başından beri onun yeteneğinin farkında olan Barcelona'nın gerçek sahiplerine koştu golden sonra da... Artık sırtı yere gelmez. İnşallah!

20 Eylül 2008 Cumartesi

Yapma Bunu!


Miami, büyük umutlar beslediği çaylağı Beasley'e 50 bin dolar ceza vermiş. Sebep de yaptığı disipline aykırı davranışlar. Tabi sadece böyle geçiştirmişler neden olarak gösterilen olayı, ne yaptığı hakkında pek bir bilgimiz yok. Genellikle disiplin konusunda pek sert değildir NBA takımları, çok aykırı bir şey olmadıkça ceza vermezler. Tabi Miami'nin de oyuncuyu disipline edebilmek için baştan sert davranmış olma olasılığı da var.

Wade ve Marion gibi göz zevkimizi tatmin eden yıldızların geçen yıl düştüğü durum gerçekten çok kötüydü. Bu sene Beasley ise yılın çaylağı ödülünün en güçlü adaylarından biri. Umarım bu disiplinsiz hareketleri devam etmez Beasley'in, beklenen katkıyı yapar takıma. Hazır Philadelphia kadroya ayar çekmiş, bir de Miami katılsa, Doğu biraz daha karışsa fena mı olur yani.

Yeni Yazıhane Diyorsak...

Bir yılı geride bıraktığımız gibi soluğu yeni tasarımda aldık. Kubilay Kahveci'nin yeni oyuncakları için buradan yakın. Yazıhan...